21 Ekim 2012 Pazar

Yaşasın(!) Pis Sokak Hayvanları Ortadan Kaldırılacakmış...


Türkiye’de halladilmesi gereken onca mesele varken Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik tasarısını aceleyle Meclis’e sunmasıyla ortalık karıştı. “Sokaktaki hayvanları doğal ortamlarına kavuşturacağız” bahanesiyle toplamak, ormanlık alanlara yığmak ve burada birbirlerini yemeye terk etmekten öte bir anlam taşımayan değişiklik tasarısı ile ilgili pek çok yazı yazıldı, pek çok hayvan dostu sivil toplum örgütü sokaklara döküldü, Taksim’de kocaman bir eylem düzenlendi. Tüm bu faaliyetlerin tek hedefi, tasarı Meclis’ten geçmeden karar alıcıların vicdanlarına dokunmaktı. Yakında tasarı Meclis’ten geçer ve yasalaşır. İşte bu yazıda biz de bu tasarı’nın meclisten, vicdanlar devre dışı bırakılarak, değişikliğe uğratılmadan geçirilmesi durumunda toplumda karşılaşacağımız olası tabloyu bir çizmek istedik.
-Hayvan düşmanları önceden Belediyelere defalarca telefon ederek, Belediye ekiplerinin sokak köpeklerini toplamalarını sağlıyorlardı. Bu defa hayvan kıyımı, toplu halde ve devlet eliyle yapılacağı için daha bir mutlu olacaklardır. Artık, hayvanlar toplanırken zevkle seyre dalanların bir paket sigara tellendirmeleri vaciptir -Sokak hayvanları ekiplerce toplanırken hayvan dostları ile aralarında ne türden bir münakaşanın çıkacağını kestirmek zor. Tabanca çekip birbirlerini vurmayacakları, kaş-göz yarmayacakları ne malum -Ördeğe, eşeğe ve diğer hayvanata rahatlıkla tecavüz eden bir takım adamlar tüm sokak hayvanları toplandığında tecavüz edecek kimi bulacaklardır? Komşunun karısı-kızı, yakın akraba falan kendini savunsun -Tasarı’da değişikliğin gerekçelerinden biri olarak da sokak hayvanlarının kaka ve çişleriyle çevreyi pisletmeleri gösterildi. Bu tasarı yasalaştığında bir hayvan dostu kakasını bir ağacın dibine yapan bir vatandaşı gördüğünde acep ne olacak, bu vatandaş kakasını yapmayı tamamlayabilecek mi yoksa bu hayvanseverin hışmına mı uğrayacak? -Pek çok Belediye zaten uzun bir süredir hayvanları toplayıp, gözlerden uzak ormanlık alanlara götürüp, kaderlerine terk ediyor, buralarda da hayvanlar açlıktan birbirlerini yiyiyorlar. En iyi ihtimal, çok göz önünde olan belediyeler ise bu sokak hayvanlarını geçici hayvan barınaklarına gönderiyorlar. Hayvan Barınaklarının durumları ise malum, kötü fiziki şartlar ve eleman yetersizliği. Bu tasarı yasalaşırsa ormanlara atılan hayvanlardan arta kalanlar barınaklara yığılacak, gönüllülerin emekleriyle sürdürülebilirliğini sağlayan barınaklarda ise kısa bir süre sonra ise gönüllüler çıkartılıcak ve bu barınaklardaki sokak hayvanları gönüllü hayvanseverlerin sosyal denetim fonksiyonundan kurtulacak olan maaşlı ve işlerine lanet eden kadrolu çalışanların insafına bırakılacak. Barınaklardaki hayvan ölümleri artarsa hiç şaşırmayalım. Hadi son sözü de damardan (dinden) söyleyelim : 1910’de 80 bin sokak köpeği İstanbul’dan toplanıp Hayırsız Ada’ya gönderilmiş, sonra da orada açlıktan birbirlerini yemişlerdi. Hemen ardından da bir dizi felaket yaşanmıştı. Bu defa sokak hayvanlarının toplatılması İstanbul ile sınırlı tutulmayacak Türkiye genelini kapsayacak. Sakın bu kez felaketin daha büyüğünü yaşamayalım. Mesela; bir büyük yangın, bir büyük deprem ya da bir Suriye savaşı. Artık Allah bilir.
Farkındayım; kadını çekirdek çitler gibi döven ve hatta öldüren, sevincinde-hüznünde havaya sıktığı tabancayla elalemin canını alan, mangal yaparken orman yakan, turist kıza tecavüz etmeden memleketine göndermeyen, eşeği, tavuğu ve hatta ördeği tecavüzünden ırak tutmayan, yol levhalarını çalan, hurda demir diye satan, yol boyunca döşeli elektrik kablolarını araklayıp nafakasını çıkaran, mezarlılara konan taze çiçekleri anında hiç eden, trafikten kurtulmak için ambulansın peşine yakınıymış gibi arabayla takılan, hayali şirketlerle devleti trilyonlarca zarara uğratan ve daha sayısız maharetleri bulunan bir kısım yurdum insanı için bu benim Hayvan Hakları savuculuğum da “kadın aklınla hadi lan ordan” hesabı.            

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer'e Açık Mektup


Bu satırların temel amacı, iyi ya da kötü herhangi bir münasebetimin bulunmadığı bir Kurum’u ya da iyi ya da kötü herhangi bir ilişkimin olmadığı bir şahısı yaptıkları hatadan dolayı kamu huzurunda teşhir etmek değil, son 5 yılını bedensel engellilere, sokak çocuklarına ve sokak hayvanlarına adamayı düstur edinmiş şahsımın bu üç dezavantajlı gruba karşı hissettiği derin sorumluluk duygusunu ifade etmektir :    
Telefonum çaldı, diğer uçta çok sevdiğim ve güvendiğim bir arkadaşım. Hal-hatır sormadan “halen Bedensel Engellilere destek veren dernek ve vakıflarla ilişkin var mı? diye sordu. “Anlat” dedim, çözüldü.
 “Bu sene başında Çekmeköy’de Avrupa Koleji tarafından yapılandırılan ve resmi adı Çekmeköy Avrupa Koleji Türk Sanat Müziği Korosu olan koro’ya güzel vakit geçirmek için başladım. İlk tatsız koku, koristlerden alınan aylık ücretler karşılığında makbuz kesilmemesiyle belirdi. Sonrasında ise iki torunu Çekmeköy Avrupa Koleji’nde okuduğu için, adı geçen koroyu idari açıdan yönetme ve geliştirme görevlerine talip olan Mustafa Celil Doktoroğlu’nun adaletsiz uygulamaları başladı. Kuvvetle muhtemeldir ki, Çekmeköy Avrupa Koleji Müdürü’nün ve Avrupa Kolejleri sahibi Talip Emiroğlu ne olup bittiğinden haberleri olmadığı ve bu nedenle de hesap sormadıkları için Mustafa bey koro ile ilgili tüm uygulamalarda istediğini yapmaya başladı, koro’ya istediğini aldı, istediğini attı, olur da hükümet kanadından yıl sonu konserlerine gelecek olan bürokrat olursa (hiç olmadı ya) diye repertuardaki şarkı sözlerini değiştirdi (“rakı” “üzüm” oldu), kapalı ve tek tip kostümleri mecbur etti koristlere giydirmeye, saz ekibinin Çekmeköy’de var olan diğer koroların herhangi birinde çalışmasını yasakladı, öğrendiğinde de işlerine son verdi, münakaşalar neticesinde ayrıldığı diğer korolardaki şahısların Çekmeköy Avrupa Koleji Türk Sanat Müziği Korosu’nun belli dönemlerde verdiği konserlere girmesini yasakladı, daha bir sürü hikaye. Benim asıl patladığım nokta, Çekmeköy Avrupa Koleji Türk Sanat Müziği Korosu’nun Tüzüğü açıklandığı an oldu. Tüzük’te ‘Çekmeköy Avrupa Koleji Türk Sanat Müziği Korosu üyeliğine Ses ve Bedensel Engelliler kabul edilemez’ ifadesiyle karşılaştım, dehşete düştüm.
“Anlattıkların içinde asıl önemli olan bu ifade. Eğer gerçekten böylesi bir ifade varsa Tüzük’te, bu hem insan haklarına aykırı hem de bedensel engellilere doğrudan ağır bir hakaret, gerisi “kadın günü” dedikodu malzemesi. Ben kalem oynattığım iki üç yerde gündeme taşıyacağım ve Çekmeköy’deki yerel idarecilere durumu aktaracağım” dedim. Bu cümleyi duyunca, hayal kırıklığıyla “işe yarar mı acaba?” diye sordu. “Sen nasıl bir işe yaramasını istiyorsun, amacın Mustafa Celil Doktoroğlu’nun ve Çekmeköy Avrupa Koleji’nin canını sıkmak ve yakmak mı, yoksa Bedensel Engellilere yapılan haksızlığın bir Eğitim kurumu tarafından yapılmış olduğunu gündeme getirmek mi?” “Elbette ikinci söylediğin” diye cevapladı.
“O halde yapmak istediğin, kişisel ve kurumsal alanı değil kamusal alanı ilgilendirdiği için, yolun çok açık, aklına koyduysan, git gidebildiğin kadar” 

Bir Gün Herkes Ak Parti'li Olacak, Bu Sevda Bitmez...

Mevcut Ak Parti Genel Başkanı’nın Cumhurbaşkanlığına adaylığı söz konusu olduğunda ve artık bazı Ak Parti’nin ağır toplarının gelecek seçimlerin ardından Partileri ile organik/fiili ilişkileri zaruretten kesildiğinde Ak Parti doğal bir yeniden şekillenme sürecine girecektir. Hatta bu yeniden şekillenme süreci Numan Kurtulmuş’un yuvaya dönüşü ve Süleyman Soylu’nun aslına rücu edişi ile başlamıştır bile. Yeni şekillenecek Ak Parti organizasyon yapısında; mevcut siyasal sistemde  kendisine bir yer edinmeye çalışan bazı eski bürokratlar, o güne dek arka planda kalmayı tercih eden bazı muhafazakar kanaat önderleri, bazı Ak Parti kurucuları, yer aldıkları siyasi partilerde istedikleri makamları elde edememiş bazı siyasetçiler, bazı mütedeyyin Sivil Toplum Örgütü temsilcileri, Ak Parti iktidarı ile zenginleşen bazı iş adamları, bazı medya patronları birer aktif aktör olarak karşımıza çıkacaktır. Bu heveslerin ve heveslilerin arzularının gerçekleşmesi elbette Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin başlaması ile doğru orantılı olacaktır. Eğer bu sisteme geçilirse Cumhurbaşkanlığı makamında olacak şahıs elbette Cumhurbaşkanlığı makamına gelene dek siyaset yaptığı Partiyi ve ideolojisini güçlendirecek hamleler yapmaktan kendisini alıkoymayacaktır. Hal böyle olursa; yeni Ak Parti yine, elbette bir sürpriz olmazsa, yeni Cumhurbaşkanının tercih edeceği isimlerle vücut bulacaktır. O halde, Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu dışında mevcut Ak Parti Genel Başkanı ile ilişki kurma ve geliştirme hususlarında heves sahibi, pek çok yeni ileriye dönük “siyasi akıllı yatırımcılar” göreceğimiz kanaatindeyim.
Hatta Demokrat Parti’nin bu denli esamesinin okunmayışını, MHP ve BBP’nin Ak Parti politikalarından farklı bir politika geliştirme hususunda gayet isteksiz davranmalarını, kısaca sağ ve merkez sağda yer alan diğer siyasi partilerin hali hazırdaki tüm politikalarını; yakın gelecekteki yeni Ak Parti yapılanması ile açıklamanın gayet mümkün olduğuna inanıyorum.
Bu açıklamayı duygusal ya da yanlı bulanların aslında şu soruyu kendilerine sormaları ve duygusal değil mantıklı cevap vermeleri lazım: “Mevcut siyasi konjonktürde merkez sağda herhangi bir siyasi partiye ihtiyaç var mı?”
Bu soru bağlamda; AK Parti iktidarı bir sonuçtur. Merkez sağ siyaset hitap ettiği kitlenin arzularını siyaseten 1950’den 2000’e dek karşılamıştır. Siyaseten talebi karşılanmayan merkez sağ kitle mensubu kalmamıştır. Bu kitle siyaseten doyduktan sonra diğer bazı toplumsal ve ekonomik taleplerle sesini yükseltmeye başlamıştır. İşte bu noktada merkez sağda yer alan siyasi partiler bu merkez sağ kitlenin toplumsal ve ekonomik yeni taleplerini karşılamada yeni tarz bir siyaset geliştirmede güdük kaldı. İşte bu eski kitlenin bu yeni taleplerini karşılama vaadiyle yeni bir siyasi parti ortaya çıktı 2000’lerin başında. Bu yeni siyasi parti  hem muhafazakar hem yenilikçi olduğunu, toplumsal kesimleri kucaklayıcı olacağını, gücünü kurumlardan değil halktan alacağını ve belki de en önemlisi yeni bir imtiyazsız ekonomik sınıf yaratacağını ifade etti.
Siyasette ve toplumsal yaşamda güç boşluğuna yer yoktur, affedilmez, hemen doldurulur. Öyle de oldu; kurumlar arası çatışmalardan, banka hortumlamalarından, bir sınıfın haksız ve hadsiz bir biçimde devasa biçimde varsıllaşmasından, kötü ekonomik gidişten, “sen” “ben” “öteki” kavgasından, ötekileştirilmekten bıkmış halk düğmeye bastı, ampul yandı.        
Ak Parti iktidarı Türkiye’nin yaşaması gereken bir siyasal süreçti, yaşandı. Asıl düşündürücü olan bu denli uzun bir süre iktidarda kalan ve tam da bu nedenle hemen tüm siyasi cazibesini ve toplumsal karşılığını yitirmeye eninde sonunda yazgılı bir siyasi parti’nin bu uzun siyasi yolculuğu esnasında karşısına merkez sağda rakip bir siyasi parti yapılanması çıkmamış olmasıdır.     
Bu açıklamalardan sonra adımızı “AKP’nin hizmetlisi” olarak çıkarırlar. Bilmezler bir kez dahi oy vermediğimizi, ideolojisini paylaşmadığımızı ama yiğidi de hakkıyla gömmekten imtina ettiğimizi. Zaten sloganlarla, kalıplarla, şablonlarla, zihin zincirleriyle, ön yargılarla, ötekileştirmelerle, “bizden” “onlardan” bağırışmalarıyla bu siyasi ortama ulaşılmadı mı? Böylelerinden hiç hesap soran yok...         

27 Haziran 2012 Çarşamba

Son Suriye Krizi ve “El Yordamı” Yöntemi ile Şekillenen Türk Dış Politikası ve “Allah Bilir” Halimiz...

Dış politika bir sanattır. Bu sanatın nitelikli icrası icra makamındaki şahısın zekası, tecrübesi, kıvraklığı, mantığı, devlet adamlığı, öngörü kabiliyeti ile doğru orantılı olduğu ölçüde bir devletin, özellikle Türkiye gibi kritik öneme sahip devletlerin, strateji ve stratejik öngörü planlamaya ne ölçüde önem verdiğiyle de ilişkilidir. Uluslararası ilişkiler alanında etkin olabilmek, dış politikada ulusal çıkarları maksimize edebilmek ve ulusal güvenliği mevcut ve olası tehdit unsurlarından koruyabilmek için ileriye dönük hedeflerin tespit edilmesi ve bu hedeflere ulaşmak için de uygun stratejilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Günü kurtarır nitelikteki planlar günümüzün teknoloji çağında ihtiyaçlara cevap verir nitelikten oldukça uzaktır. Gelecekte ortaya çıkması olası durumları gözönünde bulundurarak hazırlıklı olmak esastır. Stratejik öngörü ve stratejik öngörü planlama kavramları da işte tam bu noktada gerekmektedir. Hele Türkiye gibi hem coğrafi açıdan kritik bir konumdaysanız hem de kültürel açıdan kozmopolit bir özelliğe sahipseniz bu durumda dış politikada strateji, stratejik öngörü, stratejik öngörü planlama olmazsa olmazdır.
Stratejik öngörü ve stratejik öngörü planlama kavramları birbiriyle yakın ilişkili kavramlardır. Stratejik öngörü, yakın veya uzak dönemlerdeki önceden seçilmiş gelecek ortamlarını tasvir eden birer anlatı veya taslaktır. Geleceğe yansıtıldığında değişim hakkında yeni kavram ve fikirleri aklımıza getiren tanınabilir unsurlardan, yeni koşullardan ve yeni ilişkilerdeki durumlardan ibarettir. Gelecekteki ortamları tanımlar ve bu konuda bir anlayış kazandırır, bu sayede günümüzün planlayıcıları, politika yapıcıları veya karar vericilerine geleceği etkileyebilme olanağı sağlar. Alternatif stratejik eylem yollarının planlanabileceği ve savunma ve güvenlik politikalarının değerlendirilebileceği bir zemin hazırlarlar. Stratejik öngörü olası yakın geleceği veya uzak yarınları tahmin ederken, geçmişi ve bugünü incelemek zorundadırlar. Stratejik öngörünün temel amacı; askeri, siyasal ve ekonomik alanlarda geçmişte yaşanan olumsuzlukların yinelenmesini engellemek için geleceği bugünden görmek ve öngörü kabiliyetini geliştirmektir. Stratejik öngörü planlaması ise stratejik öngörü yaratmak için kullanılan bir tekniktir. Stratejik öngörü planlaması, geleceğe ilişkin yapısal, disiplinli bir düşünme yöntemidir. Stratejik öngörü planlaması, gelecekle ilgili sorulara cevap bulmaya çalışan ve karmaşıklığı azaltan etkin bir tekniktir. Bu teknik, değişimi önceden fark edebilmeyi kolaylaştırabilir, bu yolla esnekliği artırmış olur. Stratejik öngörü planlaması, elbette geleceği bildirmez, daha çok, karar vericilerin yargıda bulunmalarını teşvik eder. Düşünülmeyeni düşünebilme ve spekülasyon bu türden bir planlamada esastır. Geleceğe ilişkin olarak akla yakın hikayeler üretir, ‘geleceğin olasılıklar çerçevesinde görünüşü’nü verir.
Yakın ya da uzak yarınların stratejik öngörü geliştirme vasıtasıyla tahmin edilmesinin güvenlik politikaları, dış politika ve ulusal çıkarlar açısından bir devlete ne türden katkıda bulunacağına ilişkin tespitte büyük önemi bulunmaktadır.
Stratejik öngörü geliştirerek bir devlet gelecekte karşılaşabileceği olası tehlikelerin şiddetini, etki alanlarını ve yıkım gücünü bugünden görebilme avantajına ve gerekli önlemleri almak için yeterli imkan ve zamana sahip olabilir,
Kendi stratejik öngörülerini geliştiren devlet başka devletlerin kendi amaçları doğrultusunda geliştirdikleri stratejik öngörülerde bir ‘yönlendirilen unsur’ olmak yerine kendisi ‘yönlendirici unsur’ durumuna gelebilir. Böylece, yakın ya da uzak çevrede diğer güçlerin etkisiyle meydana gelen gelişmelerin olumsuz sonuçlarına katlanmak yerine bu gelişmeleri etkileyip kendi dış politik ve güvenlik çıkarları doğrultusunda şekillendirecektir,
Stratejik öngörü geliştirerek bir devlet bilinmez, sürprizlerle dolu, karmaşık ve tehditkar bir geleceğe sürüklenmek yerine; gelecekte karşılaşabileceği sürprizleri, karmaşayı ve olası tehditleri dengeleyebilecek planlı, programlı ve mantıklı bir tavır alır,
Uluslararası siyasal ortamda beklenmedik olumsuz gelişmelerle yüzleşen devletler, geleceğe ilişkin sistemli, uzun ömürlü ve kalıcı stratejik öngörüleri olmaksızın, sadece o anda ortaya çıkan beklenmedik olumsuz gelişmenin üstesinden gelebilecek anlık, kısa süreli ve plansız önlemler alabilirler. Güç, kaynak ve zaman israfından başkaca bir anlam taşımayan bu tür önlemler ise sağlıklı ve fayda sağlayan bir devlet politikası olarak nitelendirilemezler,
Yakın ya da uzak yarınları bugünden öngörebilmek anlamı taşıyan stratejik öngörü, geçmişte yaşanmış olayların etkinlik alanlarını ve etkilerini analiz ederek gelecekte geçmiştekine benzer olaylarla karşılaşıldığında bu olayların tahrip gücünü minimize edebilme imkanına sahip olunmasını sağlar, 
Bir devlette stratejik öngörü pratiğinin gelişmesi, dış politikayı ve uluslararası ilişkileri geçmişteki ilişkileri araştırmaktan ibaret kabul eden karar alıcıların geleceğe dönük olarak yaşamaya başlamalarını gerektirecektir. Bu radikal dönüşüm ise bir devletin dış politik ve uluslararası ilişkiler kültürünü geçmişe yapışık olmaktan kurtarıp geleceğe odaklı yeni bir kültüre dönüştürecektir. Bu yeni kültür; eskisine oranla daha işlevsel, mevcut potansiyeli kullanmaya ve geliştirmeye daha yatkın, geleceğe yönelik düşünmeye daha fazla önem veren dinamik bir tarz alacaktır.   
Kıbrıs Barış Harekati’ndan günümüze Irak’ta kafamıza geçirilen çuvallar, “Türkiye’ye bir kürt kedisi bile teslim etmeyiz” diyen Talabani, Mavi Marmara’da yiten canlar, Suriye’de uyarılmadan füzeyle vurulan pilotlar.
Dış politik arenada son dik duruşumuz 1974’te kaldığına göre tüm bu örnekler gösteriyor ki dış politikada bir şeyler ters gidiyor.    

1 Haziran 2012 Cuma

Köln'de "Kürt Diasporası" Toplantısı ya da Bir Türlü Öfkesi Dinmeyen Kürt Siyaseti

“Yahu Biz Yanlış Yaptık, En Başta Sarı Öküzü Vermeyecektik…” fıkrası hesabı,
İlk alıştırıldığımız “Kürt” kelimesi oldu,
Ardından “Kürtler”, “Kürt Sorunu”, “Kürt Meselesi”, “Kürt Siyaseti”, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kürt vatandaşlarımız”, “kürtçe kaset”, “kürtçe kursları”, “kürt dili”, “kürt halkı”, “kürtlerin hakları”, “kürtlere özerklik”, “kürdistan”, “kürdistan yerel yönetimi”, “kürdistan özerk bölgesi”, “kürdistan özerk yönetimi”, “öz kuvvetler”, “gerilla” ve daha niceleri. Hep yavaşça alıştı dilimiz, seneler içinde, ağır ağır. Her kabulleniş ve alışma, diğer kabullenişleri beraberinde getirdi. Önceleri sadece siyasi kürsülerden tartışılmaya başlandı, sonra halk arasında, daha sonra STK’lar tarafından, daha daha sonra ise kürtçülerin en uç kanadıyla Türkçülerin en uç kanatları toplantılarda usulca ve nezaketle tartışmaya koyuldu kürt sorununu. Medyadaki rantiyeci sözde Kürtseverler ise kabul alanımızın ve dolayısıyla “mezhebimizin” daha da genişlemesine çanak tuttular, karşılıksız bırakılmayan Kürtçülük çabaları neticesinde. Kürt siyasi partisi sayesinde Kürt meselesine bakışımız “XXXL mezhepli” kıvama geldi, Meclis kürsülerinden, miting mikrofonlarından  Türk hükümetlerine ve Türk Devleti’ne yöneltilen savunu kılıklı hakaretler tüm kanıksama refleksimizi otomatik hale getirdi adeta.
Ben de bu tartışmalara dostların teklifi ve ısrarıyla 2008 yılında müdahil oldum.  Ekopolitik bünyesinde, diyar diyar gezdik, Türk ve Kürtler arasında barış ve birlik tesis etmek, bu işi başaramazsak en azından kamuoyu nezdinde “iyimser bir kulak dolgunluğu” yaratmak hedefiyle. Kürtlerin kendi sorunlarını düzenlediğimiz geniş katılımlı, çok kesimli toplantılarda tartıştık. Sıkıntılarını, taleplerini, hedeflerini raporlar haline getirip, elimizin ulaştığı tüm kesimlere aktardık. Hırçınlıklarını hep acılarına, güvensizliklerini hep yaşadıklarına tahvil ettik, ön yargısız bir iyi niyetle.
Henüz ısınma turlarındayken anlatılan acılar karşısında kullanılan hırçın dili ve öfkeyi tuhaf karşılamıyordum. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan acılara, sürgünlere, aşağılanmalara, inkar ve asimilasyon politikalarına, dillerinin yasaklanmasına, kimliklerinin yok sayılmasına, kültürlerinin hatta varlıklarının inkar edilmesine tahvil ediyordum. Moda tabirle “empati” kurmaya çalışıyordum bu öfke nöbetleri karşısında. Türk bayrağı karşısındaki tahammülsüzlüklerini, devleti, devletin her yansıyan gölgesi karşısındaki isyankar hallerini, kendilerinden saymadıkları toprağı ve vatanı yadsıyan duruşlarını; hep “neden” ve “acaba”larla gerekçelendirmeye, daha doğrusu kendi vicdanımda hep aklamaya  çalışıyordum. Katıldığım toplantıların sayısı arttıkça, şahit olduğum nefret cümlelerinin sayısı da arttıkça arttı. Her toplantıda adeta karşı tarafın sabrı sınanıyor, “bakalım bunu da kabullenecek mi bu Türk?” kıvamına getiriliyordu iş.  Her kabulleniş ve nezaket ise karşı tarafın limitleri biraz daha zorlamasıyla sonuçlanıyordu. Son kertede olay “Kürt Sorunu”ndan çıkmış “Kürt Özerk Bölgesi”ne dönüşmüştü.
Ekopolitik olarak Köln’de düzenlediğimiz "Türkiye'nin Büyük Çatısı: Avrupa-Almanya Durağı" başlıklı, 26-27 Mayıs 2012 tarihli toplantının Türkiye’de düzenlediğimiz diğer benzer temalı Kürt Sorunu toplantılarından farkı ise Kürt sorununu izah edenlerin Avrupa merkezli oluşu idi. Köln NH Mediapark'taki toplantıda, farklı kimlik gruplarına mensup Türkiye'den 16, Avrupa'dan ise 31 olmak üzere toplamda 46 katılımcı yer aldı. Toplantıda, Avrupa'da yaşayan Kürt kökenlilerin Türk hükümetlerinden beklentileri, özellikle Kürt Sorunu ve Avrupa'da bu sorun çerçevesindeki örgütlenmelerin Türkiye'deki çatışma ortamı ile olan etkileşimi gibi konular masaya yatırıldı.
Kürt siyasi kanadından pek çok yetkili (katılacaklarını bizzat dile getirmiş olmalarına rağmen) ve PKK’ya yakınlığı ile bilinen pek çok sivil kanaat önderi Demokratik (!) Kandil’den icazet alamamış olacaklar ki toplantıya katılamadı. PKK tarafından kara listeye alınmış olan diğerleri de Kandil’in hışmına uğramamak için yine toplantıya katılmadı. Yine de katılanlar katılamayanları hiç aratmadı: Yine acılar üzerine inşaa edilen öfkeli dil tercih edildi, yine Türk Devleti’ne sonu bir türlü gelmeyen suçlamalar yöneltildi, Türklere “faşist” ve “kafatasçı” denildi, “Türk askeri silah bırakmadan PKK şiddete son vermeyecek” vurgusu yapıldı, onca barış girişimine rağmen “hükümet asimilasyon politikalarına devam ediyor” denildi, “TRT 6 değil, ana dilde eğitim istiyoruz” denildi, “TSK bir an önce silah bıraksın, iş kötüye varacak” denildi, “Uludere’yi herhalde hükümet tezgahladı” denildi.   
Bunları dinlerken “ sen öyle durdun mu?” diyenlere : “En başta Sarı Öküzü vermeyecektik” diye hiç geçirmedim içimden, PKK severlerin, Öcalanseverlerin, Kürtçülerin, siyasi rantiyecilerin her hiddeti beni daha çok hiddetlendirse de. Acıların intikam duygusuyla yıkanmasına seyirci kalmayacağım, konuşmaksa konuşacağım, yazmaksa yazacağım ve şişik egoların her iki tarafa da zarar vermeyi sürdüreceğini anlatmaya devam edeceğim.
Beyler; çocuğu ölen Kürt ana Kürtçe ağlamıyor, çocuğunu şehit veren Türk ananın Türkçe ağlamadığı gibi…

8 Mayıs 2012 Salı

Giderek Dindarlaşan ve Muhafazakarlaşan Türkiye’nin Sorumlusu Kim?

Gamze Güngörmüş Kona
Saptama I : “Madem Giderek Yobazlaşıyoruz, Yobazlaştıran Bu İktidara Bu Teveccüh Niye?”
Özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 tarihinden bu yana kendisini “laik”, “kemalist” olarak tanımlayan kitleler tarafından “laiklik ve Kemalizm tehdit altında” vurgusu sıklıkla gündeme taşındı. Ak Parti hükümetinin dinin siyasal, toplumsal ve bireysel alanlardaki gücünü artırmayı hedefleyen tüm uygulamaları ile bu tezi/saptamayı/endişeyi destekleyici çok yönlü politikalar uyguladığı ve stratejiler geliştirdiği tartışma kabul etmez. Ancak, şu husus da akıllarda hep tutulmalıdır ki herhangi bir  siyasal iktidarın herhangi bir politikasının ya da stratejisinin herhangi bir toplumda siyasal, toplumsal ve bireysel çok katmanlı ve güçlü bir karşılık bulabilmesi o toplumu oluşturan kesimlerin bu politika ya da stratejiye destek vermesi, benimsemesi anlamına gelmektedir. Diğer basit deyişle; Ak Parti hükümetinin 2002 yılından bu yana izlemekte olduğu “dindar”, “muhafazakar” politikalar Türk toplumu tarafından büyük bir teveccühle karşılanmış olacak ki her defasında oy oranını artırarak iktidarını pekiştirmiştir.
Saptama II : Toplumu Giderek Dindarlaştıran İktidar mı, Yoksa Toplumu Bu Kıvama Getiren Pay Sahipleri mi?/ Hangisi Daha Sorumlu?
Saptama I, akıllara ziyan değil de gerçek bir saptama ise, ki somut veriler bu saptamanın gerçek olduğunu gösteriyor, o halde bir diğer saptama da şu olmalıdır : Kemalizmin ve Laikliğin tehdit altında olduğu düşüncesini güçlendiren yegane unsur Ak Parti hükümeti midir? Toplumu bu denli dindar olmaya sevk eden, muhafazakarlaştıran, bilim ve akılcılıktan uzaklaştıran, her daim ve her şey karşısında tevekkül kılan, kolaycılığa sevk eden, bireyselleşmesini engelleyen, kendinden olmayan din ve ırk mensuplarını ötekileştiren kısaca dinin, Allahın, Peygamberin dışında hemen herşeye ve bunları benimsemeyen hemen herkese uzak duran ve kabul etmeyen bu halkın bu hale gelmesinde tek, tek olmasa dahi başlıca kabahatli Ak Parti zihniyeti değil, Ak Parti zihniyetinin/icraatlarının bu denli kolay kabullenilmesini sağlayan toplumsal dokuyu 1923’ten bu yana hazırlamış olan diğer “zanlı” unsurlardır.
Saptama III : İğne Görece Daha Az Suçlulara, Çuvaldız Tam da Kendimize
Yazının ana fikrini de oluşturan III. Saptama kapsamında; giderek dindarlaşan, giderek muhafazakarlaşan, giderek Kemalizm’den ve laiklikten uzaklaşan Türk toplumunun bu kıvama gelmesinde başlıca sorumluluk taşıyan ya da pay sahibi olan unsurlar açıklanacaktır.       
1. Cumhuriyet Dönemi Uygulamaları – Kraldan Çok Kralcılar:
Cumhuriyet reformistleri reformları tek bir seçkinler grubuna bağlı kılarak, tarz olarak otoriter, tepeden inme, halktan kopuk, ve elitist biçimde uyguladılar, sadece halktan tepki aldılar; Reformistler, Kemalizmi ve laikliği bir dünya görüşü olarak değil bir devlet siyaseti olarak dikte ettirmeye çalıştılar; Cumhuriyet reformistleri “halk İslamı”nın başörtüsü, sarık, takke, şalvar, çarşaf gibi görünür sembollerine karşı  mücadele verdiler, sonra da doğal olarak bu geleneksel sembolleri elinden alınan halk reformistlere düşman oldu; İslam dini gibi toplumsal, siyasal ve hukuki, her alana nüfuz etmiş bir yapı Cumhuriyet reformistlerinin yaptığı gibi bir anda al aşağı edilmemeliydi; Reformistler tarafından din, çağdaşlaşma çabaları kapsamında geriletici bir unsur olarak kabul edildi ve hedef seçildi;  Yerine bir alternatif sunulmaksızın din, toplumsal ve siyasal yönden güçsüzleştirilmeye çalışıldı; Cumhuriyet Dönemi’ne dek 600 yıl siyasal, sosyal ve bireysel alanlarda belirleyici olan din, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte yerine alternatif sunulmaksızın en arkalara itildi, yerine batıdan alınan yeni değerler manzumesi siyasal ve toplumsal alanlara yedirilmeye çalışıldı; Din yerine kendisine ait olmayan değerler bütünüyle karşılaşan halk ise bu “başkasından yüklenen yapma değerlere” tavır aldı; Cumhuriyet, dine alternatif bir ideolojiyi ancak ekonomik bazlı hür teşebbüs girişimi ile sağlayabilirdi (katolikliği tasfiye etmeksizin protestanlığı sunan Avrupa gibi), yapamadı; Devletin ekonomiye ilişkin egemen tavrı, bir orta sınıf-burjuvazi-yaratamadı; Böylece toplumda din’in haricinde halka bir alternatif ideoloji sunulamadı; Bu en iyi şekilde ekonomik temelli bir alternatif ideoloji ile yapılabilirdi, yapılamadı, din tek ideoloji/belirleyici olarak kaldı. 
2. İslam Dini – Çok Katmanlı Güç:
Din Türkiye’nin muhafazakarlaşmasında suçlu değil, yanlış anlaşılmasın, doğası, niteliği gereği zaten belirleyici ancak kimi, ne zaman ve nasıl belirleyeceği ve güç katacağı ise ancak siyasi iktidarın alacağı  tavır karşısında netlik kazanıyor yoksa hep var ve güçlü; Otoriterleşmesi, yegane belirleyici olması ise iktidarın kendisine sunduğu imkan dahilinde netleşiyor, aynen içinden geçtiğimiz süreçte görüldüğü üzere; Türkiye’ye özgü, siyasi iktidar yönlendirmesinden uzak, sade bir “din” olgusu tahlilinde din için şunlar söylenebilir :  
Müslümanlık, Hristiyanlık gibi uhrevi ve dünyevi kıvamında bir ayırımı bünyesinde barındırmaz, hem vicdanları ilgilendirir, hem siyaseti belirler, hem hukuku tayin eder, hem ekonomik yapıyı şekillendirir, hem de toplumsal dokuya bizzat kıvam kazandırır;  Bizim gibi geleneksel toplumlarda değerine paha biçilmez; Çok yönlü ve aktif hareket alanına sahiptir; Siyasal ideolojiyi belirleyen bir konumdadır; “Toplumsal kılavuz” rolündedir; Şahıslarda bireysel güvenlik hissi yaratır; Bireylerin sosyal statü edinmelerini sağlar; Kıymetli bir sosyal kimlik edinmelerini kolaylaştırır; Aidiyet hissi verir; Hem toplumsal, hem ekonomik, hem hukuki, hem de siyasal işlevleri vardır.  
Hal böyleyken, dinin hem siyasal hem de toplumsal belirleyiciliği kaçınılmazdır. Hele bir de siyasi iktidardan destek görsün, o zaman işte “otoriterleşen din” “otoriter dindarlar” yaratıyor, bu kesimler de Türkiye’nin kaderinde belirleyici konuma yükseliyor. “Otoriter dindar belirleyicilik” ise zamanında kendisini arka plana iten Kemalistlere ve laiklere doğal bir karşı tavır alıyor ve kendisini destekleyenlere arka çıkıyor. Kısaca biri öbürünü görüyor, o öbürü de bir diğerini öteliyor
3. Askeri Burjuvazi – Apoletin Dayanılmaz Çekiciliği:
Marşlarla, törenlerle, heykellerle, kutlamalarla, ezberlerle, milletin başına vura vura sevdirmeye çalıştılar Mustafa Kemal’i, benimsetmeye çalıştılar Kemalizmi, olmadı; “Laiklik, Kemalizm” diye diye kendi ayrıcalıklı zümrelerini yarattılar, yani kısaca ayrıcalıklarını yaratabilmek için laikliği ve Kemalizmi kullandılar, olmadı; Dine ve dindara bir nev’i öcü muamelesi yaptılar, olmadı; Dindarların kamusal ve siyasal alanlarda yer almamasını, evlerinde kendi köşelerinde, kendilerine benzerlerle hem hal olmalarını istediler, olmadı.
4. CHP’li Seçkinler – Boeuf Stroganoff Severler:
Hem Kemalizmi, hem de laikliği sadece kendi sınıflarına ait, bu sınıfın benimsemesi ve taşıması gereken bir olgu olarak gördüler ve inandılar; Kemalizmi ve laikliği toplumun tüm katmanlarına yaymak ve benimsetmek yerine tekelleştirdiler; Kemalizmi ve laikliği eğitim seferberliği ile yaymak ve toplumda oturtmak yerine, halka dikte etmeye çalıştılar; CHP’nin Kemalist ideolojiyi yerleştirip, yaygınlaştırabilmek için dini toplumsal ve siyasal işlevlerinden arındırıp, bireyselleştirme/vicdan bazına indirgeme çabası, halkı dinden arındırma ve dini devlet kontrolüne sokma olarak nitelendirildi bu uygulama ise tepki aldı; Dini tehdit, dindarı hor gördüler; Askerleri taklit ettiler, onlardan direktif aldılar, sözlerinden çıkmadılar; Laikliği ve Kemalizmi kullanarak maalesef kendi ayrıcalıklı sınıflarını yarattılar, aynen askerlerin yaptığı gibi.  
O halde sonuç yerine; dindarlaşma Türkiye’nin kaçınılmaz bir sonu idi, Ak Parti iktidarı sadece bu sonu siyasi uygulamaları ile çabuklaştırdı ve kolaylaştırdı. Asıl, hem bu sonuca ulaşılmada hem de Ak Parti iktidarının işini kolaylaştırmada irdelenmesi gereken unsurlar yani kısaca bu dindarlaşma ve muhafazakarlaşma sürecinin toplum tarafından tereddütsüz ve hatta hevesle karşılanmasını sağlayan temel nedenler farklıdır ve Kemalistlerin/Laiklerin asıl bu temel nedenler üzerinde kafa yormaları rasyoneldir.     

3 Mayıs 2012 Perşembe

Ak Parti Hükümetinin Orta Doğu Politikası : “Yeni Osmanlıcılık mı? “İkinci Özalcılık mı?” “Konjonktür Gereği mi?”

Gamze Güngörmüş Kona
İstisnasız tüm devlet ve hükümet başkanları için dış politikada elde edilen başarılar iç politikada konumlarını pekiştiren ve geleceklerini garanti altına alan, iktidardaki sürelerini uzatan, liderlik uygulamalarını genişleten değerli manevra alanları olagelmiştir.
Özal, Irak’a protestosunu ifade edebilmek amacıyla 1990 yılında Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattığında Çiller, PKK’nın ABD yönetimi tarafından terör örgütü listesine alınmasını sağladığında, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması imzaladığında; Bülent Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirme cesaretini bulduğunda, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesine vesile olduğunda; Erdoğan Davos Zirvesi’nde Perez’e haddini bildirdiğinde, üyeliğimizi askıya alıp duran Avrupa Birliği üyesi devletlere “müdana etmediğini” gösterdiğinde, İsrail’e resti çektiğinde ve şimdilik son olarak da Orta Doğu’daki “otoriter” rejimleri uzaklaştırmak için canını dişine taktığında, bu paralelde Orta Doğu sokaklarında “özgürlük güvercini” muamelesi gördüğünde ve tüm bu yaşanan süreçlerin hemen ardından dönemin tüm hükümet liderleri bizzat kendileri, ilave olarak da mensup bulundukları siyasi partileri Türk halkı tarafından tereddütsüz taltif edilmişlerdir.
Ak Parti hükümetinin Orta Doğu politikası hareketli başlamıştı. 11 Eylül olaylarının hemen ardından yaşanan Irak müdahalesi bağlamında Mart Tezkeresi’ni reddeden meclis, ABD’nin Irak’a düzenlediği operasyona bizzat katılmamış olsa da Saddam’ı uslanması yönünde ikna edebilmek için hemen tüm Orta Doğu devletlerini ziyaret etmiş ve çeşitli sulh konferanslarının Türkiye’de yapılmasını sağlamıştı. 2000’li yılların hemen başında, iktidara geldikten hemen sonra Ak Parti hükümetinin verdiği ikinci sınav, TBMM 7 Ekim 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Güvenlik Konseyi’nin kararıyla tesis edilen koalisyon güçlerine katılma ve bölgeye önemli miktarda kuvvet gönderme kararını alması, ancak bu kararın, bölge devletlerinin uyarıları ve baskıları neticesinde uygulanmaması olmuştur.
Her ne kadar Türkiye 1 Mart tezkeresini geçirmemiş ve 7 Ekim kararını uygulamamış da olsa, bir batılı gücün ve yandaşlarının büyük ölçüde fiili, küçük ölçekte ise dolaylı müdahaleleri ile bölgenin çatışmaya her daim hazır gerilimli ortamı kanırtılmış oldu. Örneğin, Kuzey Irak bağlamında Türkiye’nin 2007 yılına dek  Kürt Bölgesi’ne yaptığı operasyonlar ABD ve bölge Kürtleri nezdinde hep sorun yaratmıştır.  Kuzey Iark özelinde politik ortam  bu olumsuz hareketliliği yaşarken Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Kuzey Irak ile olan olumlu ekonomik ilişkiler Türkiye’nin ekonomik büyümesine ciddi ölçüde katkı sağladı. Türkiye Orta Doğu devletlerinin yaşadığı her bir iç siyasal gerginlik ya da ekonomik sıkıntının ya da bir Batılı devletin direkt müdahalesi neticesinde maruz kaldığı her bir siyasal karmaşa ve ekonomik yaptırımın ardından hem ilgili devleti hem de ilgili devleti bu türden ekonomik ve siyasi baskıya sürükleyen ilgili dış gücü dengeleme politikası benimsemiş ve çift yönlü uzlaşı zemini hazırlamayı amaçlamış ve bunu da son Suriye örneğine dek gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Örneğin; Irak’taki iç karışıklık ortamında Türkiye Şiiler, Sünniler ve aşiret liderleri ile eş zamanlı girişimlerde bulunmuştur. 2006 yılında İsrail’in Lübnan saldırısı ardından hem iç politikada uzlaşma sağlayabilmek hem de Lübnan’da bulunan BM güçlerine katkıda bulunabilmek için somut girişimde bulunmuştur. 2008’de İsrail’in Gazze saldırısı ardından uygulamaya konan Gazze ablukası bağlamında Mısır’ın Gazze sınırını açmada isteksiz olması Türkiye’nin Mısır’a tavır almasına ve Hamas’ı desteklemekten geri durmamasına neden olmuştur. Suriye ile yaşadığı sorundan kısa bir süre önce Türkiye Suriye ile İsrail arasında arabulucu misyon üstlenmek istediğini ifade etmiş, ancak İsrail’in olumsuz tavrı nedeniyle bu isteği gerçekleşmemiştir. Mart 2008-Kasım 2009 tarihleri arasında hem Irak merkezi hükümeti hem de Irak Bölgesel Kürt yönetimi ile ilişkiler, Talabani’nin Türkiye ziyareti ardından ise Davutoğlu’nun Erbil ziyareti neticesinde normalleşme göstermiştir. Yine son dönemde yaşanan Suriye gerginliğinin öncesinde İran ile hem diplomatik hem de ekonomik ilişkiler gayet ümit verici düzeylere ulaşmış, İran’a uygulanmakta olan uluslararası ekonomik ambargonun sürmesine rağmen Türkiye Batılı devletlerin tepkisini çekmeden İran ile ilişkilerini sürdürmeyi başarmıştır.
Hükümetin Orta Doğu politikası genelindeki en radikal sapma; Arap Baharı’nın  başlaması ile görülmüştür. Protestoların niteliği itibarıyla adını Prag Baharı’ndan alan Arap Baharı 18 Aralık 2010’da Tunus’ta bir protestocunun kendisini yakmasıyla başlamıştır. Benzer protestolar daha sonra Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün’e de atlamıştır. Tunus’ta 23 yıl sonra Zeynel Abidin Bin Ali ve 30 yıl sonra Hüsnü Mübarek görevlerini bırakmak zorunda kalmış, 20 Ekim 2011’de Muammer Kaddafi isyancılar tarafından öldürülmüştür. Diğer tüm Orta Doğu ve Körfez ülkelerinde de benzer nitelikte fakat küçük çapta protesto gösterileri yaşanmış ancak Suriye özelinde olaylar bir türlü dinmemiştir. Ve hükümet iktidara geldiğinden bu yana ilk defa olarak Suriye’deki olaylar özelinde aldığı tavır neticesinde Orta Doğu politikasında oldukça farklı bir politika izlediğini göstermiştir. Hükümet Suriye’deki olaylarla ilişkili olarak 2002 yılından bu yana bir devleti ilgilendiren politik sorunlar karşısında çift taraflı olarak gözetmekte olduğu denge politikasından Suriye aleyhine ve uluslararası toplum leyhine vazgeçmiştir ve bu kararında da ısrarcı olacağını defalarca vurgulamıştır.
Kimi kesimlerce efelenme, cengaverlik, maceraperestlik kimi kesimlerce ise konjonktür gereği olarak nitelendirilen Ak Parti hükümetinin Orta Doğu’daki bu politik tavrı tüm yükselen muhalefete rağmen malesef efelenmekten ve efelenenden müthiş haz duyan, yine malesef cahil cesaretini yaşam biçimi haline getirmiş olan ve “hayır da şer de Allahtan” düsturu doğrultusunda yaşamayı şiar edinmiş olan ve tam da bu nedenle çok nadiren kendi sınırlı yaratıcılığı dahilinde ortaya çıkarabildiği maceraperestliğini monoton hayatının tek renk cümbüşü olarak niteleyen Türk halkı tarafından her zaman kutsanmış, bu tavrı sergilemekten imtina etmeyen liderler ise “delikanlı” ilan edilmiştir.
Tüm bu “delikanlılık” raconu çerçevesinde kimilerince “yeni Osmanlıcılık”, diğer bazıları tarafından da “İkinci Özalcılık” olarak nitelendirilen hükümetin Orta Doğu politikasının siyaseten ve ekonomik açılardan doğru/yerinde olup olmadığı ancak bu tavır sonlandıktan sonra tarihe geçecek somut siyasal ve ekonomik veriler dahilinde ve sonucunda belli olacaktır. Gerçekten uygulanan bu politikanın ardından, siyaseten Türkiye Orta Doğu genelinde, pek çok Orta Doğu ülkesi tarafından bir politik ve ekonomik cazibe merkezi, bir kilit ülke ve bir rol model olarak kabul edilmeye başlanırsa o zaman takdir ve teşekkürleri ifade etmekten gayrısı teferruat olacaktır. Aksi gelişme vukuunda ise hem politik hem de ekonomik saygınlığın zedelenmesi ve geri dönüşü mümküm olmayan sonuçlar bölgede Türkiye’yi kuşatacak ve bahse konu bölgede Türkiye’nin olası politik ve ekonomik hareket alanı oldukça kısıtlanacaktır.
Ancak, unutulmamalıdır ki sınır tanımayan devasa Hitler Nazizmi bir türlü törpülenemeyen şişik egosu yüzünden sonlanmış, Osmanlı İmparatorluğu kontrolsüz yayılmacılık nedeniyle küçülerek dağılmış, Turgut Özal “cengaverliği” ve “delikanlılığı” sonucunda Kuzey Irak’ta ve Orta Asya’da telafisi mümkün olmayan politik ve ekonomik kayıplara neden olmuştur. Temennimiz; tarihten ders çıkarılarak bu türden olumsuzluklara Türkiye’nin bir kez daha maruz bırakılmamasıdır.