5 Mart 2013 Salı

Radikal Örgütler ve Orta Doğu


Orta Doğu’da yer alan radikal örgütler ideolojik açıdan farklılıklar arzederler. Ancak, Orta Doğu özelinde solcu örgütlerle İslami örgütler aynı hedefe yönelik olarak ortak hareket etmektedirler. Bu örgütlerin bugüne dek uyguladıkları fiili eylemler dikkate alındığında tespit edilebilecek temel hedefler; İsrail’in Orta Doğu coğrafyasındaki coğrafi, siyasi ve ekonomik mevcudiyetine son vermek, Arap işbirliğini tesis ve teşvik etmek, bölgede Batı’nın siyasal, ekonomik ve kültürel hakimiyetine son vermek, İslamı sosyal, kültürel ve siyasal dokunun bütününe başat unsur olarak işlevsel ve nihai güç olarak yerleştirmek şeklinde ifade edilebilir. Bu hedefleri realize etme aşamasında ise bu dinci ve solcu radikal örgütler kendi yapılarını inşa ettikleri ve sahiplendikleri ideolojiler doğrultusunda hareket etmektedirler. Hedefe ulaşabilmek için terör meşrulaştırılmakta ve kimi zaman kutsanmaktadır.
Küreselleşme süreçleri radikal örgütlerin yapılarını daha karmaşık hale getirirken faaliyet sahalarını da genişletmiştir. Bu örgütlerden bazısı teknolojinin olanaklarından yararlanarak birbirleri ile etkileşim içine girerek küresel terör ağlarını oluşturmuşlardır. Orta Doğu politikalarında da radikal örgütler önemli bir rol oynamaktadırlar. Özellikle 11 Eylül terörist saldırısının ardından bu örgütlerin rolü dünya gündemini çok daha fazla meşgul etmeye başlamıştır. 11 Eylül saldırılarından sorumlu El Kaide'nin sadece İslam ülkelerinde değil A.B.D. dahil 55 ülkede örgütlendiği iddia edilmektedir. Bu faaliyetler günümüzde asimetrik tehdit şeklinde ifade edilmektedir.
Orta Doğu'da radikal örgütsel hareketlerin 19.yüzyıl'da Mısır'da başladığı kabul edilmektedir. Mısır'da emperyalizm ve sömürge düzenine karşı olan Hasan El-Benna, Seyyid Kutub gibi din adamlarının öncülüğünde başlatılan direniş hareketleri zamanla kurulan radikal örgütlerin bünyesine taşındı. Hasan El-Benna'nın kurduğu Müslüman Kardeşler örgütü diğer örgütlerin kuruluşunda örnek rol oynadı. Orta Doğu merkezli radikal örgütler hedefleri ve kuruluşları açısından farklılık gösterir. Lübnan'lı Şiiler'den oluşan İslami Cihad'ın doğrudan İran'a bağlı kurulduğu, emirleri Şam'daki İran elçiliğinden aldığı ve İran gizli servisi Savama ile ilişkisi olduğu iddia edilmektedir. Görüldüğü gibi bazı örgütler Orta Doğu devletlerinin çıkarlarına hizmet eden aktörler olarak karşımıza çıkarken bazı örgütler de faaliyet gösterdikleri devletlerin hükümetlerine karşı eylemler düzenlemektedirler. Örneğin, 1981 yılında Mısır'da  örgütlenen El-Cihad Mısır lideri Enver Sedat'a suikast girişiminde bulunmuştur. Örgütler hedef ve ideolojileri doğrultularında kendi aralarında da çatışmaktadırlar. Suriye destekli Şii Emel ile İran destekli Hizbullah arasında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Ayrıca örgütlerin arasında işbirliği de bulunmaktadır. Bir dönem İslami Cihad örgütünün PKK ve ASALA ile Türkiye'ye karşı işbirliği yaptığı bilinmektedir. Örgütler bir çok devletten de destek almaktadırlar. Mısır merkezli Hamas Suudi Arabistan ve Kuveyt'ten aldığı yardımlar ile camiler, çocuk yuvaları ve hastahaneler kurmuştur. Orta Doğu’daki radikal örgütler kimi zaman ülke içindeki muhalif etnik ve dini unsurlar tarafından desteklenirken kimi zaman da bizzat hükümetler tarafından desteklenmektedirler. Ayrıca örgütleri destekleyenler her zaman bölge hükümetleri olmamıştır. Orta Doğu politikalarına yön vermek isteyen diğer bölge dışı devletler de bu örgütleri desteklemişlerdir. Farklı hedef ve ideolojiye sahip olsalar da bu radikal örgütlerin ortak özelliği büyük çoğunluğunun Batı'lı devletlere ve bu devletlerin bölgedeki çıkarlarını temsil ettiğine inandıkları  İsrail'e karşı kurulmuş olmalarıdır.
Sonuç olarak radikalleşme ve İslam, Orta Asya ve Kafkasya’da olduğu gibi Ortadoğu bölgesinde de güvenlik algılamalarını önemli ölçüde belirlemektedir. Ortadoğu bölgesi geride kalan 1300 yıllık tarihi içinde diğer tüm bölgelerden daha fazla olaya tanıklık etmiş, özellikle İslamiyet’in geleneksel ve tarihsel olgularını yaşamıştır. Tarih içinde gelişimi süren Ortadoğu bölgesi İslami yaşamda da kendine özgü bir yapıya sahiptir. Ortadoğu bölgesine Orta Asya ve Kafkasya ile karşılaştırmalı olarak baktığımızda öne çıkan en önemli fark, Ortadoğu’nun yoğun tarihsel derinliği içinde dinlerin ve mezheplerin daha fazla çatışmaları ve özellikle din bazlı terörizmin daha yaygın olmasıdır. Kuşkusuz Ortadoğu, etnik ve dini çatışmaların en yoğun yaşandığı bölge özelliğini korumaya devam ederken, hem içsel hem de dışsal faktörlerin etkisiyle bu sorun büyümektedir. 

Olası Bölgesel Krizler ve Türkiye


Günümüzde özellikle Batılı strateji uzmanları ve bilim adamları tarafından olası çatışma alanları ve savaşlar üzerine yapılan çalışmaların sıklıkla Üçüncü Dünya Ülkeleri üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz. Ancak, risk taşıyan ve bu riskin krize dönüşmesini sağlayabilecek yegane topluluğun Üçüncü Dünya Devletleri olduğunu ifade etmek doğru olmayacaktır. Bu nedenle, hemen her bir bölge ve devlette potansiyel risk uyarıcılarının bulunduğunu bu uyarıcıların bölge ve bölgelerde yer alan devletlerin siyasal, sosyal, kültürel özellikleri doğrultusunda ivme kazandıklarını ifade etmek gerekmektedir.
Ancak, krize dönüşme potansiyeli taşıyan unsurların yüksek oranda mevcut olduğu Orta Asya, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerinin coğrafi olarak Türkiye’ye yakın olmaları, Türkiye’nin güvenliğinin bu dört bölgeden kaynaklanacak olası krizlerden Nato ve AB’den daha fazla etkileneceği anlamı taşımaktadır. Kafkasya bölgesinde Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’da meydana gelebilecek herhangi bir sınır sorunu, toprak anlaşmazlığı, etnik ayrılıkçı hareket ya da ayrılıkçı savaş Türkiye’nin Orta Asya ile mevcut ulaşım yolunun kapanmasına, Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında tampon bölge konumunda bulunan Kafkasya bölgesindeki devletlerin siyasal ve toprak bütünlüklerini kaybetmelerine neden olacaktır. Orta Asya bölgesinde ise Fergana’ya ilişkin olarak Kırgız-Özbek geriliminin artması, Özbekistan İslami Hareketi’nin (IMU) faaliyetlerini genişletmesi, Birleşik Tacik muhalefeti ve hükümet arasında iç savaşın alevlenmesi, Türkmenistan ve Azerbaycan arasında Hazar’a ilişkin sınır sorununun yoğunlaşması, Özbekistan’ın doğu, kuzey, güney sınır komşularıyla mevcut çatışmaların savaşa dönüşmesi ve Kazakistan’ın doğu sınırında Uygur ayrılıkçı hareketinin şiddetlenmesi, güney sınırında ise Özbekistan ile mevcut gerilimin tırmanması Türkiye’nin Orta Asya petrol ve gaz rezervlerine ilişkin projelerini askıya almasına, Orta Asya devletleriyle mevcut ilişkilerin gerilemesine, Türkiye’yi kendilerince yeterince müslüman bulmayan Orta Asya merkezli militan İslamcı grupların Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerine başlamasına neden olabilecektir.  Orta Doğu’da ABD’nin ikinci Irak operasyonundan sonra Irak özelinde yaşanan gerginliklerin, Kuzey Irak bölgesindeki hareketlenmenin diğer Orta Doğu devletlerini ne kapsamda etkileyeceğini ve Türkiye’ye olası yansımalarını kestirmek oldukça güçtür. Doğu Akdeniz bölgesinde ise Kıbrıs meselesinin şekillendireceği; Türk-Yunan ilişkileri, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ve hatta Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği bilinmezlerle doludur.
İçinde bulunduğumuz dönemde Batılı toplumların tecrübesi dışında kalan ve kendi sosyal-kültürel değerlerini toplumlara empoze etmeye çalışan devlet dışı grupların yükselişi potansiyel çatışma riski taşıyan bölgeleri daha duyarlı hale getirmiştir. Bu nedenle, hemen tüm Batılı devletler terörün net tanımını getirmekte ciddi güçlükler çekmektedirler.
Türkiye halihazırda bu sorunlu bölgelere coğrafi olarak gayet yakın konumdadır. Bu nedenle, hem AB ve Nato üyesi ülkelerin hem de Türkiye’nin belirtilen bölgelerde mevcut krizlerin çatışma ya da savaşa dönüşmesini engelleme sorumluluklarını samimiyetle yerine getirmeleri kaçınılmazdır. Bu türden bir girişim dünya genelinde istikrarın gelişimine de katkı sağlayacaktır.

ABD Dış Politikası : Özgürlükleri Yıkan Özgürleştirme


ABD dış politikası liberal temellere dayanmaktadır. Bu politikanın gerçekleşmesi için uygulanan realist politikalar her ne kadar  bazı çelişkilere neden olsa da. Amerika’nın nihai hedefi demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayanan bir küresel uluslararası düzeni, normal düzen olarak görmektir. Özgür olmayan toplumlarda hukuk anlayışının bulunmadığı düşünülürse, bu devletlerin ABD’nin potansiyel hedefi haline gelmesi kaçınılmazdır. Pareto’nun ‘elit teorisinde’ değindiği özgürlük denklemi, ABD’nin dış politikaya bakışını önemli ölçüde etkilemiştir. Pareto’ya göre insanlar özgür olmak zorundadır. Özgürlük bir gereklilik değil bir mecburiyettir. Özgür olmayanların da özgürleştirilmesi gerekir. Çünkü, özgür olmayan toplumlar hiçbir zaman  barışçıl kalamaz ve bir gün mutlaka özgür toplumların özgürlüğünü tehdit ederler. Pareto’nun bu fikirleri özgürlüğü dolayısıyla barış ve huzuru ön plana çıkardığı düşünülse de, bu denklemin sınırları netleştirilmediğinden, uygulamada bir çok soruya ve soruna neden olabilmektedir. Örneğin, ABD ne zaman ve hangi toplumların özgür olmadığını düşünmektedir? Bu toplumların kendi iradeleri ne kadar önemlidir? Özgür olmamakta bir özgürlük değil midir? Kendi özgürlüğünü özgür olmamak yönünde kullanan bir halkı özgürleştirmek özgürlüğe bir müdahale değil midir?
Sorular ve sorunlar ne kadar fazla olursa olsun bu egemen gücü dengeleyecek başka bir güç olmadığı sürece soruların yanıtı ve sorunların çözümü önemsenmeyecektir. Hakim gücün algılamaları, özgürlüğün sınırlarını belirleyecektir. Bununla birlikte, istikrarı korumaya yönelik, koşulsuz özgürleştirme çabaları istikrarsızlığın ana kaynağı haline de gelebilmektedir. Davranışlarına ve uluslararası sistemin işleyiş biçimine meşruiyet kazandırma beklentisindeki her uluslararası büyük güç, sisteme bir model önermiştir. Bu model, kendisi bakımından saptanmış olmakla birlikte, mutlaka insanlığın geleceğine yönelik istikrar unsurları taşıyan "pax" önermeleri taşımaktadır. Büyük güç, dünyayı çatışmalardan, istikrarsızlıklardan, fakirlikten, vs. koruyacak bir "pax" kuracağını, kurulan pax'ın özgürlük, uygarlık, kardeşlik ve hatta eşitlik sağlayacağını ve insanlığı "barbarlardan" temizleyerek bunların mümkün kılınacağını ileri sürer. Diğer bir ifâdeyle hâkim güç, kendi tanımladığı barbar toplumlara özgürlük ve uygarlık getirmek adına mecburen caydırıcı araçlara başvurmakta ve bu yolla onların daha barbar olmalarını önlemektedir. Farklı türde ve çok sayıdaki oyuncunun birbiriyle uyumsuz talepleri arttıkça sertleşen rekabet ortamlarının, genel ve küresel istikrarsızlıklara yol açtığı açıktır. Söz konusu türden ortamların bertaraf edilmesi sırasında da, lokomotif etki yaratacak büyük ve birbirleriyle dengeli ilişkiler kurmuş güçlere ihtiyaç doğmakta, ancak lokomotif güç egemen güce dönüşmeye başladığında, istikrarsızlıkların kaynağı durumuna düşebilmektedir.
20.yüzyılda başlayıp bugünlere kadar gelen bu müdahaleci zihniyet, özgürlük adına, birçok özgürlüğü yok etmiştir. Yok edilen özgürlüklerine yeniden kavuşmak için mücadele eden her halk, hangi coğrafyada olursa olsun ABD müdahalesine maruz kalmıştır. Hiçbir halk ABD ile uyumlu olmadığı sürece kendi arzuladığı özgürlüğü yaşayamamıştır. ABD’nin uygun gördüğü standartlardaki özgürlük anlayışı ise  sadece demokratik tabana sahip toplumlarda tutunabilmiştir. Diğer toplumlarda ise bu standartlar, tabanı olmadığı için tepkilere, toplumda kırılmalara ve düzensizliğe neden olmuştur. Bu kaos ortamı da yeni krizleri dolayısıyla ABD müdahalesini getirmiştir.

Avrupa Birliği : Yerellik Küresellği Mağlup Etti


Avrupa kendi içinde kimlik tartışmalarına başladığında en büyük çelişki dışladığı, ötekileştirdiği kültürleri kabul etmemesi olmuştur. Avrupa’nın tarihinde yarattığı “barbar” tanımlaması günümüze kadar farklı kültürler veya medeniyetler ile karşılansa da halen kafalarda varolan bir imajdır. Bugün Avrupa’da bu tanıma karşılık gelen ve Avrupa’nın farklılıklara karşı tahammülsüzlüğünü gözler önüne seren “İslamofobi”  yani İslamiyet korkusu veya düşmanlığıdır. Bunun nedeni ise bilgisizlik ve yine batı patentli bir kavram olan Oryantalizmdir. Sömürgecilik döneminde, kendinden farklı olan bir kültürün zayıf ve güçlü noktalarını tespit etmek için Batılı devletler oryantalizmi kullanmış, Müslümanları İslam konusunda şüpheye düşürecek ve kendilerini kurtarıcı olarak gösterecek şekilde, İslamiyet’i yeniden biçimlendirmişlerdir. Bunun sonucunda bugün varolan, tahrif edilmiş kavramlar ile dolu (cihat, ümmet, tevhid, fundamentalizm gibi) ve batı tarafından yorumlanmış bir din ortaya çıkmıştır. Edward Said Oryantalizmi “Fonksiyonu tamamen farklı bir dünyayı anlamak, bazı durumlarda kontrol etmek, yönlendirmek, hatta eritmek” olarak tanımlarken, emperyal fetihlerin meşrulaştırılmasına yardım eden aracın ise din olduğunu vurgulamıştır. Avrupa; XIX. yüzyılda yaratılan bu dinden korkmakta; ancak yaratanın da kendisi olduğunu unutmakta, Müslüman mültecileri ve göçmenleri sertlik ve dışlama politikaları ile bastırmaya çalışmaktadır. Müslümanların, hoşgörüye dayanan ve çok kültürlü toplum yapıları ile övünen Avrupa ülkelerinde farklı addedilerek ötekileştirilmesi sürekli bir yanlış anlama ve ön yargının eseri olarak belirmektedir. Zira İslam “güçlü bir düşman, sapkın ve egzotik bir yapı, içine dönük bir kitle, yeniden yapılanmayı becerememiş bir medeniyet, modern çağa fanatik bir tepki” olarak algılamaktadır.
Avrupa içinde oluşturmaya çalıştığı birliği ve kollektif kimliği; ortak düşman, kendinden farklı görüp yabancılaştırdığı “öteki” üzerinden oluşturmaya çabalamaktadır. Farklı kültürlere karşı dışlamacı ve saldırgan davranmakta, kültürel üstünlük söyleminde bulunmaktadır. İslam kültürünün evrensel değerler ile uyuşmadığını savunurken değerleri belli kültürlerin tekeline sokmaktadır. Bu kültürel indirgemecilik demokrasi ile çatıştığı gibi, Avrupa merkezci bir yaklaşım ile karşılanmaktadır. Küresellik iddiasındaki bir oluşum, kültürler arası etkileşimi reddetmemeli, samimiyetini farklılara açık olarak ve paylaşımla göstermelidir. Dinler arası diyolog ve anayasa girişinde -Hıristiyanlık- yerine evrensel değerlere atıfta bulunulmuş olması bunun için iyi bir başlangıçtır. Yine de; Avrupa kimliği, kendinden farklı olanı kendi kültürel gelenekleri ile kabul ettiğinde ve bu farklı kültürler asimile olmadan anayasal ilkelere dayanan politik kültüre dahil olduğunda tam olarak oluşumunu tamamlamış olacaktır.
Kendini dış dünyaya kapatma, küresel bir dünyada kendi kültürü ile yapabilecek her türlü etkileşimi reddetme, farklıyı kabul etmeme Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları görüşü ile de çelişmektedir. Kendi içinde refah devleti kurup, aynı devletten farklı olanı dışlama, kültürler arası etkileşimi kesintiye uğratmak sureti ile kültürünü tekelleştirme bunun da ötesinde kendi eli ile meşruluğunu yok etme anlamına gelmektedir. Bu yüzden kimlik, bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Avrupa; ancak gerçek anlamda korkmadan öteki ile yaşayabilmeyi, hatta ondan bir şeyler öğrenebilmeyi başardığı gün kendi kimliğine kavuşacaktır.

Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ ve Canım Türkiyem...


Her an kanatlanacak bir kelebek misali haber sunan tüm zamanların en heyecanlı-taze haber spikeri Birand’ın ilk haberine takıldı zihnim: Dere ıslah çalışmalarını yürütmekte olan firma kırılan rögar kapağının yerine yenisini koymak yerine mukavva ile (kimi gazete de diyor) örtmesi neticesinde dört yaşında bir kız çocuğu rögardan kanalizasyona düşmüş ve cesedi üç kilometre ileride bulunmuştu. Bu acı yetmiyormuş gibi tutulan raporda ölen çocuk “dikkatsizlik-tedbirsizlik” nedeniyle ikinci derece suçlu bulunmuştu.

Birand’ın bunu takip eden haberi ise : Tüm dünyada ve pek tabii Türkiye’de heyecanla beklenen, kıyamet senaryolarının yazıldığı 21 Aralık tarihine dikkat çekmek için “Şirince’de ev kalmadı” haberi. Bu haberin dört yaşındaki kız çocuğun ölüm haberinin üzerine gelmesi tuhaf hisler uyandırdı gönlümde. Bir yanda üzeri kartonla örtülü rögardan kanalizasyona düşen çocuk, bir diğer yanda 70 milyondan pek çoğunun anlamını dahi bilmediği “Mayalar”a dikkat çekmek için bir haber. Bizlerin hep uçları yaşamak zorunda bırakıldığımızı düşündüm. Bir yanda kanalizasyona düşen gariban mahallelerin çaresiz insanları diğer yanda işine gitmeden önce evinin havuzunda yüzen kalantorlar; bir yanda evde bulabildiği en sağlamca poşete ip bağlayıp onu okul çantası yapan, okuluna kilometrelerce yürüyen yavru bir diğer yanda biri diğerinden pahalı dünya markalarının okul çantalarını sırtlarına konduran, evlerinin önünden servislere binen şanslı ana-babaların şanslı ve kıymetli çocukları; bir yanda Ramazan çadırlarının, dağıtılan erzak kamyonlarının ve Halk Ekmek kulübelerinin önlerinde yığılan çaresiz insanlar diğer yanda epeyce müşterisi olduğunu ve bu nedenle de işlerinin tahmininden daha iyiye gittiğini söyleyen ıstakozcu Sema Çelebi’nin dayanılmaz cazibeli müşterileri; bir yanda asgari ücretle boğazını doyurmaya çalışan bir grup insan diğer yanda bu insanların bir ayda kazandıkları parayı güzel bir gecenin, hoş bir şarabın, lezzetli bir yemeğin sonunda garsonlara bahşiş olarak dağıtan ultra zenginler; bir yanda kapanan köy yollarından dolayı hastahanelere yetişemedikleri için canlarından olanlar diğer yanda yaşadıkları sitelerin kayrak taşından yapılmış yollarında tank benzeri jeepleriyle süzülenler; bir yanda hiper alış-veriş merkezlerinin içlerinde yer alan hiper hiper marketlerden çılgınca ve en pahalısından alış-veriş edenler diğer yanda evladına istediğini götüremediği için cinnet geçiren babalar ve bir yanda bir diğer binlercesi diğer yanda bir diğer yüz binlercesi...
Ah güzel Türkiyem daha nereye kadar...
Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ’a Önemli Bir Not : Sayın Bakan, kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklayan kanun yürürlüğe girdiği anda içtenlikle sevinmiştim. Ancak, zaman geçtikçe kanunu çıkarmanın değil, kanunu uygulamanın asıl marifet olduğunu anladım. 9 Aralık Pazar günü, dostlar toplantısı için Üsküdar Toptaşı Caddesi 36/1’de bulunan Tantuni Şişmanoğlu Café-Restoran’da buluştuk. Arkaya uzanan bölüme yaklaşık 10-15 masadan oluşan bir oturma mekanı yapmışlar, fosur fosur sigara içiliyor. Şef garsonu çağırdım, uyardım, “zevkleri, göz yumuyoruz” cevabını aldım. Hemen 184’ü aradım, mekanın adres ve telefon bilgisini verdim. Telefondaki hanımefendi, ekiplerimiz yoğun, ilk fırsatta denetlemeye gelecekler” dedi. Mekanda 6 saat geçirdik, gelen olmadı, olabilir, Pazar günüdür, ekip azdır, iş çoktur. Ancak, hafta içinde iş edindim, vapur çıkışı, farklı günlerde 4 kez Şişmanoğlu Tantuni’ye uğradım, yine sigaralar fosur fosurdu. Sorularım şudur sayın Bakan: 1. memurlarınız denetlemeye gelmiyorlar mı? 2. Gelen memurlar sigara içilmesine göz yumarak sadece mekan sahibini uyarıp mı gidiyorlar? 3. Yoksa, hiç aklıma getirmek istemediğim bir şekilde, memurlarınız maddi çıkar mı sağlıyorlar? Bu soruların tümüne cevap “hayır” ise o halde neden sadece Üsküdar Şişmanoğlu Tantuni’de değil, hemen tüm kapalı mekanlarda halen fosur fosur sigara içilebiliyor?    

10 Aralık 2012 Pazartesi

Türk-Amerikan İlişkileri ve Türkiye'nin Ödediği Bedel


Türkiye ve ABD’nin yakın müttefik olduğu dönemleri dikkatle incelediğimizde, ABD desteğinden yararlanmak amacıyla Türkiye’nin pek çok kez zarar gördüğü ve bazı dezavantajlar yaşadığı anlaşılacaktır. Türkiye’nin ABD ile yakın ilişkilerinden kaynaklanmış olan bu zarar ve dezavantajları açıklamak üzere şu somut örnekler verilebilir:
İlk olarak, Türkiye ABD’nin politikaları gereği Orta Doğu Arap devletlerinden uzaklaşmış, ABD ve Batı ile ilişkilerini yoğunlaştırırken Arap karşıtı politikalar geliştirmiştir. Bu nedenle, bu durum hem Arap’ların Türkiye’ye karşı besledikleri nefreti artırmış, hem de Orta Doğu devletlerinin, Türkiye’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu zamanlarda faydalanabileceği siyasal ve ekonomik desteği çekmelerine yol açmıştır. İkinci olarak, zaman zaman Türk yetkililer, Türkiye’nin ABD’ye bağımlı oluşunun ve bu devlete yönelik aşırı müsamahakar tutumunun iç politikada yol açtığı karmaşayı çözmek zorunda kalmışlardır. 1960’ların sonunda beliren ve 1970’lerde şiddetlenen Anti-Amerikancılık, Türkiye’de sağcı ve solcu kesimi kışkırtan ve iç politik düzeni istikrarsızlaştıran unsurlardan biri olmuştur. Üçüncü olarak, Türkiye, güvenlik ve ekonomik ihtiyaçlarını abartarak ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Batılılaşma ve ekonomik gelişmeyle ilgili hedeflerini yanlış anlamlandırarak bu ilişkileri bağımlılığa dönüştürmüştür. ABD’ye olan bu bağımlılık, Türkiye’yi, coğrafi olarak yer aldığı bölgelere ilişkin özgün dış politika stratejileri geliştirmekten, çok yönlü dış politika modeli benimsemekten ve dış politika gündemini çeşitlendirmekten alıkoymuştur. Bu durum, aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası siyasal arenada yalnız kalması sonucunu da doğurmuştur. Türkiye, özellikle ABD’yle ilişkilerinin bozulduğu zamanlarda başka devletlerin siyasal ve ekonomik desteğine ihtiyaç duymuş, ancak umduğunu bulamamıştır. Dördüncü olarak, II. Dünya Savaşı’ndan sonra sadece ABD’yle işbirliğinde ısrarlı oluşu, ABD’nin büyük askeri ve ekonomik gücü karşısında kendi ekonomik ve askeri gücünü geliştirme hususunda Türkiye’yi aciz bırakmıştır. Bu nedenle Türkiye, bölgedeki devletlerle işbirliği geliştirememiş ve bölgesel bir güç olma fırsatını kaçırmıştır. Beşinci olarak, Türkiye, ikinci Irak Harekatı başlamadan önce Kuzey Irak konusunda “kırmızı çizgileri’nin olduğunu açıklamış ve bir Kürt devleti oldu bittisine karşı bu kırmızı çizgilerin aşılmaması gerektiğini duyurmuştu. TBMM’de 1 Mart Tezkeresi’nin reddinden sonra Türkiye beklenen desteği ABD’ye vermeyince, bu karar Kürt gruplarınca bölgede nüfuz sağlama amacıyla kullanıldı. Böylece Kürt gruplar için Irak bir cephe haline geldi ve Kürtler bölgedeki Türkmenlere karşı da şiddetli baskı uygulamaya başladılar. Sonuçta Türkiye Kuzey Irak politikası çerçevesinde attığı adımların karşısında her seferinde ABD ile Kürtleri buldu ve Türkiye Irak’ın yeniden oluşumunda devre dışı bırakılmaya çalışılınca, Türkiye ve Kürt gruplar arasında adeta bir soğuk savaş yaşanmaya başladı. Daha da ötesi Türkiye’nin kırmızı çizgilerini ilan etmesine rağmen bir Federe Kürt Devleti kurulması için yapılan girişimler Kürtlerin lehine sonuçlandı. Yeni Irak yönetiminin oluşturulması ve Federe Kürt Devletinin kurulması sürecinde ABD’nin Türkiye’ye söz hakkı tanımaması, bir bakıma 1 Mart Tezkeresi sonrası yaşanan hayal kırıklığı nedeniyle Türkiye’yi “cezalandırma” olarak nitelendirilebilir. 2003 Irak Harekatı sonrasında Irak, geçmişte Saddam rejimi döneminde yarattığı tehdidin aksine zayıflığından kaynaklanan bir tehdit unsuru haline geldi. Türkiye’nin ABD ile yakın ilişkilerinden kaynaklanmış olan zarar ve dezavantajlara son bir örnek olarak, Arap Baharı sonrasında Suriye özelinde yaşanan gelişmeler verilebilir. Amerikan yönetiminin Suriye’nin geleceğine ilişkin plan ve uygulamalarına Türk dışişleri o denli yoğun bir destek vermektedir ki “Esad”lı ya da “Esad”sız bir Suriye her hal ve şart altında Türkiye için hem Orta Doğu genelinde hem de Suriye ve İran özelinde büyük sorun yaratacaktır.  
Türkiye’nin maruz kaldığı tüm bu dezavantajlara rağmen Türk dış politikası, ’kahvenizi sütlü mü alırdınız sütsüz mü?’ gibi, Türkiye’nin dış politikası ABD’li mi olacak ABD’siz mi?’ şeklinde ele alınamayacak bir kıvama gelmiştir. Türk dış politikasının parametreleri öyledir ki kader sanki Türkiye’yi kahveyi hep sütlü içmeye zorunlu kılmıştır, özellikle de Avrupalı dostlarımızın bilinen stratejik tuhaflıkları, Orta Doğu’nun çözülemez karmaşası ve Rusya’nın gelecekteki belirsizlikleri söz konusu olduğunda.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Filistin Devlet Oldu, Peki Ya Sonrası...


Gamze Güngörmüş Kona
Filistin Devlet Oldu, Peki Ya Sonrası…
Filistin'in Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda 138 ülkenin oyuyla "üye olmayan gözlemci devlet" statüsüyle tanınmasının hemen ardından özellikle Türkiye’deki müslüman kalem erbabları geç gelen ancak tam Bayram sayılabilecek mi henüz net bilinmeyen başarıyı kutlamaya başladılar. Tahminim 40 gün 40 gece sürecektir. Kişisel olarak ben de ziyadesiyle sevindim. Sevinme gerekçelerimiz ve sevinçlerimizin yar olması gereken mecralar farklı da olsa ortak bir noktada buluşmuş olabilmemiz aynen Filistin’in “üye olmayan gözlemci devlet” olarak tanınması denli ümit vericidir.
Yazı kapsamında Filistin’in BM Genel Kurulu’nda devlet olarak tanınmasının duygusallıktan ve ideolojiden uzak bir biçimde, uluslararası ilişkiler bağlamında ne ifade ettiğini açıklamaya çalışacağım :
Filistin’in devlet olarak tanınmasının BM bağlamında ifadesi:
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından düzen kuruculuğa soyunan ve bu düzeni de uluslararası barış ve adalet ilkesi üzerine yapılandırmak yerine kendi ulusal ve bölgesel menfaatleri üzerine inşaa eden büyükler BM gibi bir büyük uluslararası örgütü de yine kendi çıkarları için kullanmayı ihmal etmemişlerdir. Genel Kurul’da ezici çoğunlukla kabul eden bir kararın “sistem düzenleyici büyüklerder”den oluşan Güvenlik Konseyi’nde bir oyla dahihi red edilmesi, BM nezdinde adalet mekanizmasının ne denle sorgulanabilir olduğunun net bir ifadesi olagelmiştir.
Filistin’in devlet olarak tanınmasının Türkiye bağlamında ifadesi:
Türkiye Mavi Marmara ardından İsrail devletiyle ilişkilerini tümüyle kopardıktan sonra Filistin meselesine daha bir ağırlık vermiştir. Filistin sorunu kapsamında hem BM hem de ABD nezdinde Filistin davası yanında, İsrail mezalimi karşısında olduğunu somutlaştıran resmi hamleler gerçekleştirmiştir. BM Genel Kurulu’nda Türkiye’yi temsilen yapılan Filistin destek konuşması, Genel Kurul’daki oylama ardından Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın Filistin’i ilk kutlayan olmaları Türk devletinin bu davayı kendi ulusal davası olarak değerlendirdiinin net ifadesi olmuştur. Filistin lehine ve İsrail aleyhine hiçbir çabayı esirgemeyen Türkiye’nin Filistin’in devlet olarak tanınmasının ardından sorumluluğu bir kat daha artmıştır. Tahminlerim beni yanıltmayacak ise Filistin Türkiye için ikinci bir Kıbrıs olacaktır. Bu gelişme; Türkiye’nin Orta Doğu’da güçlenmesini sağlayacağı ölçüde ciddi sorunlara da gebe bırakacaktır, hazırlıklı olmakta fayda var.
Filistin’in devlet olarak tanınmasının Orta Doğu bağlamında ifadesi:
İsrail aleyhine çıkan bu karar artık Orta Doğu’da İsrail’in en azından Filistin meselesi kapsamında istediği gibi davranamayacağını işaret etmiştir. İlk etapta Filistin meselesi karşısında kendisine bir parça da olsa çekidüzen vermek zorunda kalacak olan İsrail daha sonraki aşamalarda Orta Doğu denkleminde baş “düzen kurucu” olma özelliğini zaman içinde yitirmeye başlayacaktır. Tabii bunlar temenni, bu temenninin gerçekleşebilmesi iki temel unsura dayanmaktadır: Öncelikle Obama’nın aynen seçim öncesi söylemlerini devam ettirmesi gerekmektedir. Yani, seçimlerden önce İsrail’in saldırılarını durdurması gerektiğini, 1967 işgalinden önceki sınırlarına çekilmesi gerektiğini, Kudüs’ün hem İsrail hem de Filistin’in ortak başkenti olması gerektiğini ve İsrail’in yeni yerleşim yerleri oluşturmaması gerektiğini ifade eden ve tam da bu nedenle Netenyahu’nun Romney’i desteklemesine neden olan Obama’nın tavizsiz bir biçimde bu tavrını sürdürmesi olmazsa olmaz’dır. İkinci olarak ise Erdoğan hükümetinin İsrail tavrını sürdürmesi ve bu konuda istikrarlı olması gerekmektedir. Diğer bir deyişle, İsrail politikası bir iç politik girdi ya da bir uluslararası girdi neticesinde dönemsel davranış değiştirmemelidir.  
Filistin’in devlet olarak tanınmasının ABD bağlamında ifadesi:
Görünen o ki ABD yapmış olduğu son Orta Doğu düzenlemeleri çerçevesinde yakın gelecekte Orta Doğu’ya daha fazla mesai harcamak zorunda kalacaktır. Son bir yıl içinde Orta Doğu ve Orta Doğu bölgesini etkileme kapasitesine sahip diğer yakın bölgelerde beliren sancılı rejim değişiklikleri ve Suriye meselesi ABD’nin bu iki meseleye daha fazla konsantre olmasını gerektirmektedir. Bu nedenle, Orta Doğu genelinde ABD için bir ek sorun daha çıkmamalı hatta mevcut bölgesel sorunlar bir şekilde çözüme ulaştırılmalıdır. ABD, İsrail-Filistin sorununa da bu gözle bakmaktadır. İsrail’in dizginlenmesi, Filistin’in nefes almaya başlaması, bu sorun bağlamında yeni güç dengesinin kurulması ABD’nin işine yaramaktadır. İsrail şımarık çocuk olmaya devam ettiği sürece sorun büyüyecek ve ABD’nin Suriye’ye ayırması gereken zamanı çalar hale gelecektir. Oysa, şimdilerde ABD’nin yeni bir oyuncağı vardır, Suriye. O’nu maymunu yapabilmek için yeni ittifaklar, güç dengeleri ve şımartılması gerekenler vardır. İsrail nasıl olsa yeterince şımartılmıştır.
Tüm bunlar birer olası gelecek görüntüsü. Her olumlu ya da olumsuz gelecek ortamına hazır olmayı başarmak ise öngörü sahibi, dış politika yapım sürecinde strateji modelleme ve senaryo planlama gibi iki unsura kıymet veren akıllı dış poitika yapıcılarının hüneri olacaktır.