8 Mayıs 2012 Salı

Giderek Dindarlaşan ve Muhafazakarlaşan Türkiye’nin Sorumlusu Kim?

Gamze Güngörmüş Kona
Saptama I : “Madem Giderek Yobazlaşıyoruz, Yobazlaştıran Bu İktidara Bu Teveccüh Niye?”
Özellikle AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 tarihinden bu yana kendisini “laik”, “kemalist” olarak tanımlayan kitleler tarafından “laiklik ve Kemalizm tehdit altında” vurgusu sıklıkla gündeme taşındı. Ak Parti hükümetinin dinin siyasal, toplumsal ve bireysel alanlardaki gücünü artırmayı hedefleyen tüm uygulamaları ile bu tezi/saptamayı/endişeyi destekleyici çok yönlü politikalar uyguladığı ve stratejiler geliştirdiği tartışma kabul etmez. Ancak, şu husus da akıllarda hep tutulmalıdır ki herhangi bir  siyasal iktidarın herhangi bir politikasının ya da stratejisinin herhangi bir toplumda siyasal, toplumsal ve bireysel çok katmanlı ve güçlü bir karşılık bulabilmesi o toplumu oluşturan kesimlerin bu politika ya da stratejiye destek vermesi, benimsemesi anlamına gelmektedir. Diğer basit deyişle; Ak Parti hükümetinin 2002 yılından bu yana izlemekte olduğu “dindar”, “muhafazakar” politikalar Türk toplumu tarafından büyük bir teveccühle karşılanmış olacak ki her defasında oy oranını artırarak iktidarını pekiştirmiştir.
Saptama II : Toplumu Giderek Dindarlaştıran İktidar mı, Yoksa Toplumu Bu Kıvama Getiren Pay Sahipleri mi?/ Hangisi Daha Sorumlu?
Saptama I, akıllara ziyan değil de gerçek bir saptama ise, ki somut veriler bu saptamanın gerçek olduğunu gösteriyor, o halde bir diğer saptama da şu olmalıdır : Kemalizmin ve Laikliğin tehdit altında olduğu düşüncesini güçlendiren yegane unsur Ak Parti hükümeti midir? Toplumu bu denli dindar olmaya sevk eden, muhafazakarlaştıran, bilim ve akılcılıktan uzaklaştıran, her daim ve her şey karşısında tevekkül kılan, kolaycılığa sevk eden, bireyselleşmesini engelleyen, kendinden olmayan din ve ırk mensuplarını ötekileştiren kısaca dinin, Allahın, Peygamberin dışında hemen herşeye ve bunları benimsemeyen hemen herkese uzak duran ve kabul etmeyen bu halkın bu hale gelmesinde tek, tek olmasa dahi başlıca kabahatli Ak Parti zihniyeti değil, Ak Parti zihniyetinin/icraatlarının bu denli kolay kabullenilmesini sağlayan toplumsal dokuyu 1923’ten bu yana hazırlamış olan diğer “zanlı” unsurlardır.
Saptama III : İğne Görece Daha Az Suçlulara, Çuvaldız Tam da Kendimize
Yazının ana fikrini de oluşturan III. Saptama kapsamında; giderek dindarlaşan, giderek muhafazakarlaşan, giderek Kemalizm’den ve laiklikten uzaklaşan Türk toplumunun bu kıvama gelmesinde başlıca sorumluluk taşıyan ya da pay sahibi olan unsurlar açıklanacaktır.       
1. Cumhuriyet Dönemi Uygulamaları – Kraldan Çok Kralcılar:
Cumhuriyet reformistleri reformları tek bir seçkinler grubuna bağlı kılarak, tarz olarak otoriter, tepeden inme, halktan kopuk, ve elitist biçimde uyguladılar, sadece halktan tepki aldılar; Reformistler, Kemalizmi ve laikliği bir dünya görüşü olarak değil bir devlet siyaseti olarak dikte ettirmeye çalıştılar; Cumhuriyet reformistleri “halk İslamı”nın başörtüsü, sarık, takke, şalvar, çarşaf gibi görünür sembollerine karşı  mücadele verdiler, sonra da doğal olarak bu geleneksel sembolleri elinden alınan halk reformistlere düşman oldu; İslam dini gibi toplumsal, siyasal ve hukuki, her alana nüfuz etmiş bir yapı Cumhuriyet reformistlerinin yaptığı gibi bir anda al aşağı edilmemeliydi; Reformistler tarafından din, çağdaşlaşma çabaları kapsamında geriletici bir unsur olarak kabul edildi ve hedef seçildi;  Yerine bir alternatif sunulmaksızın din, toplumsal ve siyasal yönden güçsüzleştirilmeye çalışıldı; Cumhuriyet Dönemi’ne dek 600 yıl siyasal, sosyal ve bireysel alanlarda belirleyici olan din, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte yerine alternatif sunulmaksızın en arkalara itildi, yerine batıdan alınan yeni değerler manzumesi siyasal ve toplumsal alanlara yedirilmeye çalışıldı; Din yerine kendisine ait olmayan değerler bütünüyle karşılaşan halk ise bu “başkasından yüklenen yapma değerlere” tavır aldı; Cumhuriyet, dine alternatif bir ideolojiyi ancak ekonomik bazlı hür teşebbüs girişimi ile sağlayabilirdi (katolikliği tasfiye etmeksizin protestanlığı sunan Avrupa gibi), yapamadı; Devletin ekonomiye ilişkin egemen tavrı, bir orta sınıf-burjuvazi-yaratamadı; Böylece toplumda din’in haricinde halka bir alternatif ideoloji sunulamadı; Bu en iyi şekilde ekonomik temelli bir alternatif ideoloji ile yapılabilirdi, yapılamadı, din tek ideoloji/belirleyici olarak kaldı. 
2. İslam Dini – Çok Katmanlı Güç:
Din Türkiye’nin muhafazakarlaşmasında suçlu değil, yanlış anlaşılmasın, doğası, niteliği gereği zaten belirleyici ancak kimi, ne zaman ve nasıl belirleyeceği ve güç katacağı ise ancak siyasi iktidarın alacağı  tavır karşısında netlik kazanıyor yoksa hep var ve güçlü; Otoriterleşmesi, yegane belirleyici olması ise iktidarın kendisine sunduğu imkan dahilinde netleşiyor, aynen içinden geçtiğimiz süreçte görüldüğü üzere; Türkiye’ye özgü, siyasi iktidar yönlendirmesinden uzak, sade bir “din” olgusu tahlilinde din için şunlar söylenebilir :  
Müslümanlık, Hristiyanlık gibi uhrevi ve dünyevi kıvamında bir ayırımı bünyesinde barındırmaz, hem vicdanları ilgilendirir, hem siyaseti belirler, hem hukuku tayin eder, hem ekonomik yapıyı şekillendirir, hem de toplumsal dokuya bizzat kıvam kazandırır;  Bizim gibi geleneksel toplumlarda değerine paha biçilmez; Çok yönlü ve aktif hareket alanına sahiptir; Siyasal ideolojiyi belirleyen bir konumdadır; “Toplumsal kılavuz” rolündedir; Şahıslarda bireysel güvenlik hissi yaratır; Bireylerin sosyal statü edinmelerini sağlar; Kıymetli bir sosyal kimlik edinmelerini kolaylaştırır; Aidiyet hissi verir; Hem toplumsal, hem ekonomik, hem hukuki, hem de siyasal işlevleri vardır.  
Hal böyleyken, dinin hem siyasal hem de toplumsal belirleyiciliği kaçınılmazdır. Hele bir de siyasi iktidardan destek görsün, o zaman işte “otoriterleşen din” “otoriter dindarlar” yaratıyor, bu kesimler de Türkiye’nin kaderinde belirleyici konuma yükseliyor. “Otoriter dindar belirleyicilik” ise zamanında kendisini arka plana iten Kemalistlere ve laiklere doğal bir karşı tavır alıyor ve kendisini destekleyenlere arka çıkıyor. Kısaca biri öbürünü görüyor, o öbürü de bir diğerini öteliyor
3. Askeri Burjuvazi – Apoletin Dayanılmaz Çekiciliği:
Marşlarla, törenlerle, heykellerle, kutlamalarla, ezberlerle, milletin başına vura vura sevdirmeye çalıştılar Mustafa Kemal’i, benimsetmeye çalıştılar Kemalizmi, olmadı; “Laiklik, Kemalizm” diye diye kendi ayrıcalıklı zümrelerini yarattılar, yani kısaca ayrıcalıklarını yaratabilmek için laikliği ve Kemalizmi kullandılar, olmadı; Dine ve dindara bir nev’i öcü muamelesi yaptılar, olmadı; Dindarların kamusal ve siyasal alanlarda yer almamasını, evlerinde kendi köşelerinde, kendilerine benzerlerle hem hal olmalarını istediler, olmadı.
4. CHP’li Seçkinler – Boeuf Stroganoff Severler:
Hem Kemalizmi, hem de laikliği sadece kendi sınıflarına ait, bu sınıfın benimsemesi ve taşıması gereken bir olgu olarak gördüler ve inandılar; Kemalizmi ve laikliği toplumun tüm katmanlarına yaymak ve benimsetmek yerine tekelleştirdiler; Kemalizmi ve laikliği eğitim seferberliği ile yaymak ve toplumda oturtmak yerine, halka dikte etmeye çalıştılar; CHP’nin Kemalist ideolojiyi yerleştirip, yaygınlaştırabilmek için dini toplumsal ve siyasal işlevlerinden arındırıp, bireyselleştirme/vicdan bazına indirgeme çabası, halkı dinden arındırma ve dini devlet kontrolüne sokma olarak nitelendirildi bu uygulama ise tepki aldı; Dini tehdit, dindarı hor gördüler; Askerleri taklit ettiler, onlardan direktif aldılar, sözlerinden çıkmadılar; Laikliği ve Kemalizmi kullanarak maalesef kendi ayrıcalıklı sınıflarını yarattılar, aynen askerlerin yaptığı gibi.  
O halde sonuç yerine; dindarlaşma Türkiye’nin kaçınılmaz bir sonu idi, Ak Parti iktidarı sadece bu sonu siyasi uygulamaları ile çabuklaştırdı ve kolaylaştırdı. Asıl, hem bu sonuca ulaşılmada hem de Ak Parti iktidarının işini kolaylaştırmada irdelenmesi gereken unsurlar yani kısaca bu dindarlaşma ve muhafazakarlaşma sürecinin toplum tarafından tereddütsüz ve hatta hevesle karşılanmasını sağlayan temel nedenler farklıdır ve Kemalistlerin/Laiklerin asıl bu temel nedenler üzerinde kafa yormaları rasyoneldir.     

3 Mayıs 2012 Perşembe

Ak Parti Hükümetinin Orta Doğu Politikası : “Yeni Osmanlıcılık mı? “İkinci Özalcılık mı?” “Konjonktür Gereği mi?”

Gamze Güngörmüş Kona
İstisnasız tüm devlet ve hükümet başkanları için dış politikada elde edilen başarılar iç politikada konumlarını pekiştiren ve geleceklerini garanti altına alan, iktidardaki sürelerini uzatan, liderlik uygulamalarını genişleten değerli manevra alanları olagelmiştir.
Özal, Irak’a protestosunu ifade edebilmek amacıyla 1990 yılında Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapattığında Çiller, PKK’nın ABD yönetimi tarafından terör örgütü listesine alınmasını sağladığında, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması imzaladığında; Bülent Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirme cesaretini bulduğunda, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesine vesile olduğunda; Erdoğan Davos Zirvesi’nde Perez’e haddini bildirdiğinde, üyeliğimizi askıya alıp duran Avrupa Birliği üyesi devletlere “müdana etmediğini” gösterdiğinde, İsrail’e resti çektiğinde ve şimdilik son olarak da Orta Doğu’daki “otoriter” rejimleri uzaklaştırmak için canını dişine taktığında, bu paralelde Orta Doğu sokaklarında “özgürlük güvercini” muamelesi gördüğünde ve tüm bu yaşanan süreçlerin hemen ardından dönemin tüm hükümet liderleri bizzat kendileri, ilave olarak da mensup bulundukları siyasi partileri Türk halkı tarafından tereddütsüz taltif edilmişlerdir.
Ak Parti hükümetinin Orta Doğu politikası hareketli başlamıştı. 11 Eylül olaylarının hemen ardından yaşanan Irak müdahalesi bağlamında Mart Tezkeresi’ni reddeden meclis, ABD’nin Irak’a düzenlediği operasyona bizzat katılmamış olsa da Saddam’ı uslanması yönünde ikna edebilmek için hemen tüm Orta Doğu devletlerini ziyaret etmiş ve çeşitli sulh konferanslarının Türkiye’de yapılmasını sağlamıştı. 2000’li yılların hemen başında, iktidara geldikten hemen sonra Ak Parti hükümetinin verdiği ikinci sınav, TBMM 7 Ekim 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Güvenlik Konseyi’nin kararıyla tesis edilen koalisyon güçlerine katılma ve bölgeye önemli miktarda kuvvet gönderme kararını alması, ancak bu kararın, bölge devletlerinin uyarıları ve baskıları neticesinde uygulanmaması olmuştur.
Her ne kadar Türkiye 1 Mart tezkeresini geçirmemiş ve 7 Ekim kararını uygulamamış da olsa, bir batılı gücün ve yandaşlarının büyük ölçüde fiili, küçük ölçekte ise dolaylı müdahaleleri ile bölgenin çatışmaya her daim hazır gerilimli ortamı kanırtılmış oldu. Örneğin, Kuzey Irak bağlamında Türkiye’nin 2007 yılına dek  Kürt Bölgesi’ne yaptığı operasyonlar ABD ve bölge Kürtleri nezdinde hep sorun yaratmıştır.  Kuzey Iark özelinde politik ortam  bu olumsuz hareketliliği yaşarken Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Kuzey Irak ile olan olumlu ekonomik ilişkiler Türkiye’nin ekonomik büyümesine ciddi ölçüde katkı sağladı. Türkiye Orta Doğu devletlerinin yaşadığı her bir iç siyasal gerginlik ya da ekonomik sıkıntının ya da bir Batılı devletin direkt müdahalesi neticesinde maruz kaldığı her bir siyasal karmaşa ve ekonomik yaptırımın ardından hem ilgili devleti hem de ilgili devleti bu türden ekonomik ve siyasi baskıya sürükleyen ilgili dış gücü dengeleme politikası benimsemiş ve çift yönlü uzlaşı zemini hazırlamayı amaçlamış ve bunu da son Suriye örneğine dek gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Örneğin; Irak’taki iç karışıklık ortamında Türkiye Şiiler, Sünniler ve aşiret liderleri ile eş zamanlı girişimlerde bulunmuştur. 2006 yılında İsrail’in Lübnan saldırısı ardından hem iç politikada uzlaşma sağlayabilmek hem de Lübnan’da bulunan BM güçlerine katkıda bulunabilmek için somut girişimde bulunmuştur. 2008’de İsrail’in Gazze saldırısı ardından uygulamaya konan Gazze ablukası bağlamında Mısır’ın Gazze sınırını açmada isteksiz olması Türkiye’nin Mısır’a tavır almasına ve Hamas’ı desteklemekten geri durmamasına neden olmuştur. Suriye ile yaşadığı sorundan kısa bir süre önce Türkiye Suriye ile İsrail arasında arabulucu misyon üstlenmek istediğini ifade etmiş, ancak İsrail’in olumsuz tavrı nedeniyle bu isteği gerçekleşmemiştir. Mart 2008-Kasım 2009 tarihleri arasında hem Irak merkezi hükümeti hem de Irak Bölgesel Kürt yönetimi ile ilişkiler, Talabani’nin Türkiye ziyareti ardından ise Davutoğlu’nun Erbil ziyareti neticesinde normalleşme göstermiştir. Yine son dönemde yaşanan Suriye gerginliğinin öncesinde İran ile hem diplomatik hem de ekonomik ilişkiler gayet ümit verici düzeylere ulaşmış, İran’a uygulanmakta olan uluslararası ekonomik ambargonun sürmesine rağmen Türkiye Batılı devletlerin tepkisini çekmeden İran ile ilişkilerini sürdürmeyi başarmıştır.
Hükümetin Orta Doğu politikası genelindeki en radikal sapma; Arap Baharı’nın  başlaması ile görülmüştür. Protestoların niteliği itibarıyla adını Prag Baharı’ndan alan Arap Baharı 18 Aralık 2010’da Tunus’ta bir protestocunun kendisini yakmasıyla başlamıştır. Benzer protestolar daha sonra Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün’e de atlamıştır. Tunus’ta 23 yıl sonra Zeynel Abidin Bin Ali ve 30 yıl sonra Hüsnü Mübarek görevlerini bırakmak zorunda kalmış, 20 Ekim 2011’de Muammer Kaddafi isyancılar tarafından öldürülmüştür. Diğer tüm Orta Doğu ve Körfez ülkelerinde de benzer nitelikte fakat küçük çapta protesto gösterileri yaşanmış ancak Suriye özelinde olaylar bir türlü dinmemiştir. Ve hükümet iktidara geldiğinden bu yana ilk defa olarak Suriye’deki olaylar özelinde aldığı tavır neticesinde Orta Doğu politikasında oldukça farklı bir politika izlediğini göstermiştir. Hükümet Suriye’deki olaylarla ilişkili olarak 2002 yılından bu yana bir devleti ilgilendiren politik sorunlar karşısında çift taraflı olarak gözetmekte olduğu denge politikasından Suriye aleyhine ve uluslararası toplum leyhine vazgeçmiştir ve bu kararında da ısrarcı olacağını defalarca vurgulamıştır.
Kimi kesimlerce efelenme, cengaverlik, maceraperestlik kimi kesimlerce ise konjonktür gereği olarak nitelendirilen Ak Parti hükümetinin Orta Doğu’daki bu politik tavrı tüm yükselen muhalefete rağmen malesef efelenmekten ve efelenenden müthiş haz duyan, yine malesef cahil cesaretini yaşam biçimi haline getirmiş olan ve “hayır da şer de Allahtan” düsturu doğrultusunda yaşamayı şiar edinmiş olan ve tam da bu nedenle çok nadiren kendi sınırlı yaratıcılığı dahilinde ortaya çıkarabildiği maceraperestliğini monoton hayatının tek renk cümbüşü olarak niteleyen Türk halkı tarafından her zaman kutsanmış, bu tavrı sergilemekten imtina etmeyen liderler ise “delikanlı” ilan edilmiştir.
Tüm bu “delikanlılık” raconu çerçevesinde kimilerince “yeni Osmanlıcılık”, diğer bazıları tarafından da “İkinci Özalcılık” olarak nitelendirilen hükümetin Orta Doğu politikasının siyaseten ve ekonomik açılardan doğru/yerinde olup olmadığı ancak bu tavır sonlandıktan sonra tarihe geçecek somut siyasal ve ekonomik veriler dahilinde ve sonucunda belli olacaktır. Gerçekten uygulanan bu politikanın ardından, siyaseten Türkiye Orta Doğu genelinde, pek çok Orta Doğu ülkesi tarafından bir politik ve ekonomik cazibe merkezi, bir kilit ülke ve bir rol model olarak kabul edilmeye başlanırsa o zaman takdir ve teşekkürleri ifade etmekten gayrısı teferruat olacaktır. Aksi gelişme vukuunda ise hem politik hem de ekonomik saygınlığın zedelenmesi ve geri dönüşü mümküm olmayan sonuçlar bölgede Türkiye’yi kuşatacak ve bahse konu bölgede Türkiye’nin olası politik ve ekonomik hareket alanı oldukça kısıtlanacaktır.
Ancak, unutulmamalıdır ki sınır tanımayan devasa Hitler Nazizmi bir türlü törpülenemeyen şişik egosu yüzünden sonlanmış, Osmanlı İmparatorluğu kontrolsüz yayılmacılık nedeniyle küçülerek dağılmış, Turgut Özal “cengaverliği” ve “delikanlılığı” sonucunda Kuzey Irak’ta ve Orta Asya’da telafisi mümkün olmayan politik ve ekonomik kayıplara neden olmuştur. Temennimiz; tarihten ders çıkarılarak bu türden olumsuzluklara Türkiye’nin bir kez daha maruz bırakılmamasıdır.      

8 Nisan 2012 Pazar

Maskeli İleri Demokratlar ya da 12 Eylül İntikam Tugayları

Gamze Güngörmüş Kona
12 Eylül ile tanışıklık I : 1978 yılıydı, beni büyüten ve o dönem birlikte yaşadığım anneannem ile birlikte her zamanki gibi Yeldeğirmeni’ndeki evimizden çıkmış ve yürüme mesafesindeki okulumun yolunu tutmuştuk. Okul dönüşünde bana alacaklarının tatlı heyecanını derinden yaşarken, önümden koşarak iki adam geçti, sonrası ise yükselen silah sesleri, mahşeri karmaşa ve bir parkın duvarını kendine ve torununa siper eden yaşlı bir kadın.
12 Eylül ile tanışıklık II : 12 Eylül 1980, saat 05.30. Çalışan anne baba yanında geçirilen o tadı her dem damakta kalan klasik hafta sonu bitmiş ve hafta içi nöbeti devralacak anneanne yanına gidilmek üzere mesai başlamıştı. Annem ile birlikte arabamıza binmek üzere apartmanın merdivenlerinden inerken ne gece ne gündüz ne hafta sonu ne resmi tatil günü dinleyen mahalle bakkalımız (askerlerin olası tüm hışmına rağmen 12 Eylül’ü dahi umursamamış olcak ki) dükkanını 05.30’da açmış ve anneme ilk şahsi muhtırayı göndermişti: “Yenge darbe oldu nereye!!!”
Benim 12 Eylül ile kişisel tanışıklığım şaka gibi okunan bu iki küçük hikayeden ibarettir. Ailemde ya da yakın çevremde ne içeri atılan ne işkence gören ne de darbeyi yeren kimseye şahit olmadım. Bizim evde hep dualar okundu Evren ve koro arkadaşlarına, milleti bu dertten kurtardı diye. Hatta rahmetli babamın “Allah askeri başımızdan eksik etmesin, o zaman gör ne olur halimiz dediğine” sıklıkla şahit olmuşumdur.
İlkokul yıllarımın son dönemine denk düşen 80 öncesi dönem ve ortaokul yıllarımın başlarına gelen 80 darbesi hemen sonrası benim için tam bir dönüşüm dönemiydi. Kemalettin Tuğcu romanlarından klasiklere erken başlama zamanına denk düşen bu dönem ayrıca bilinç uyanışımı da beraberinde getirmişti. Ve elbette babamla fikir çatışmalarımın da başlangıcını. Askerleri her daim göklere çıkaran, darbeleri kutsayan babam evde beni vatan haini ilan etmiş ve “tek evladım var, bu da böyle çıktı” diye  yakın çevresine haykırmaya başlamıştı.
Bizim evin halleri çok normaldi. Asker bir babanın çocuğu bir babam ve yine asker bir babanın çocuğu bir anam vardı. Menderes ve Demirel’den başkaca bir siyasi kudretli tanımayan bir siyasi kültür ortamı/zihniyeti, bir memur ve memnun zihniyet, bir vasati kültür ortamı, bir vasati din-kul ilişkisi ve gerçek bir Atatürk severlik. Böylesi bir kültürel, siyasal, toplumsal, dinsel dokunun paralellik kurabileceği ne kadar özne ve karşılık var ise bizim evin hallerinde de o türden bir paralellik mevcuttu: Az din, çok Atatürk, bol Demirel ve bir sürü ulu, omuzu kalabalıka büyük hayranlık.
Benim asıl öfkem; öğretildiğinden başka bir şeyi öğrenmeye yeltenmediği için siyasi, kültürel ve toplumsal tercihleri bu sembollerden ibaret kalmış anam ve babama değil, asıl öfkem; 12 Eylül’ün soğuk ve acımasız yüzüyle ya da yüzsüzlüğüyle bire bir ilişkisi olmuş, poposuna cop sokulmuş, bu aynı cop oğlunun ağzına tıkılmış, kaka yedirilmiş, köy meydanında evlat ve karılarının önünde çırılçıplak soyularak oyun havası oynatılmış, marş söyletilmekten sağır edilmiş, elektrik verilmekten aklını yitirmiş, basınçlı su tutlmaktan sersemletilmiş ve sonrasında hem topluma hem de kendine yabancılaşmış, kin ve öfkeyle dolmuş gerçek 12 Eylül mağdurlarının haklı infialine değil, benim asıl öfkem; o zaman da şimdi de sırça köşklerinde uzaktan kumanda ile menfaatleri için çığırtkanlık yapan tuzu kuru akademisyen, gazeteci, sivil bürokrat, siyasetçi ve işadamı zevatın tümüne.
Yani kısaca öfkem; siyasi rüzgar şimdilerde arkalarından değil de önlerinden estiği için hızı kesilmiş Kemalistlere, askerlere, askerseverlere, ulusalcılara “bir tekme de ben vurayım” hesabı yapan ya da güçlü mü güçlü siyasi iktidardan ekonomik ve siyasi alanlarda nemalanabilmek için bu kitlelere düşman görünmeye çalışan çıkarcı bazı döneklerin “Evren, Şahinkaya kafes içinde/sedyeyle mahkemeye getirilsin” feryatlarına.
Siz o iki 90’lık adamı oraya getirtmek için çığırtkanlık yapacağınıza, 12 Eylül ortamını elbirliğiyle hazırlayan unsurların peşine düşün, toplu katliamlarla sonuçlanan faili meçhullerin üzerine gidin, elden ele dolaşan silahlarla kesimleri birbirine kırdıranları kovalayın, asker goygoyculuğu için halkı dezenforme eden medya ağababalarını afişe edin, asker üzerinden zengin olanları deşifre edin, bizzat işkence yapanların yargılanması için baskı oluşturun. O iki 90’lığı oraya getirseniz ne olur, onlar yaş haddinden affedilir de Tarih sizi affeder mi? Amma diğerlerinin peşine düşerseniz o zaman işte ardınızda bir hoş seda bırakırsınız...              

30 Mart 2012 Cuma

Demokrat Parti'nin Güç Durumu (DP) ve Merkez Sağ Siyaset

Gamze Güngörmüş Kona

Gamze Güngörmüş Kona
Demokrat Parti’nin (DP) Güç Durumu ve Merkez Sağ Siyaset
Söze gerek yok, rakamlar her şeyi ortaya koyuyor. Tarihinde 3 Cumhurbaşkanı çıkarmış, defalarca iktidar görmüş, siyasi yelpazedeki diğer tüm siyasi partileri kendi bünyesinden ve ideolojisinden doğurmuş bu denli köklü bir siyasi partinin bir süredir içinde bulunduğu durum can sıkıcı.
Yüksek Seçim Kurulu’nun verilerine göre, sadece İstanbul’daki seçmen sayısı 9.5 milyon civarında. Oysa şu anda DP’de açık olan ilçe sayısı 9, diğer ilçe yapılanmaları zaten mevcut Genel Merkez teşkilatını ve İstanbul İl teşkilatını kabul etmedikleri için ilçelerini özellikle kapalı tutuyorlar. Adını hatırlayamadığım kadar çok küçük muhalif gruplar var. İlçe Kongreleri ya sabote ediliyor ya da kocaman ilçelerde yaklaşık 40 delege ile ilçe başkanı seçiliyor. Tüm teşkilatlar 30 ya da 45 günlük atamalarla yürüyor.
Parti ne yazık ki şimdilerde camiye giderken uğrayan eski partili yaşlı amcaların, çay günlerini ilçe merkezlerinde yapmaya başlayan eski partili yaşlı kadınların, erken emekli uğraşsızların, dedikoduseverlerin, hayatta hiç bir şey olamamış ve mevcut güç boşluğundan faydalanmaya çalışanların, partinin güçlü günlerinde Parti içinde arzuladığı mevkii kapamamış siyasi harislerin mekanı olmuş durumda. Nitelikli insan sayısı yok denecek denli az, nitelikliler de bu duruma dayanamayarak kısa zamanda can havliyle Parti’den uzaklaşıyor.
Cumartesi yapılan DP Üsküdar İlçe Kongresi bunun en somut göstergesi. Üsküdar İlçe Kongresi’nde Parti’de üyeliği bulunmaya şahıs ilçe başkanı seçildi hem de Divan Başkanı’nın tüm uyarılarına rağmen, delegelerin pek çoğunun adı görevliler tarafından parti üyesi olmadıkları ve Üsküdar’da ikamet etmedikleri gerekçesiyle silindi, üye olmayan pek çokları da bir yolunu bularak yine oylarını hukuksuzca kullandılar. Yani durum Adliyelik. Öte yandan, delegelerin ve yeni yönetimin yaş ortalaması 80, hepsi haklı olarak 40 yıllık partili olduklarını sıklıkla dile getiriyorlar ama boş. DP’yi şahlandıracak kadrolar bu mudur? 46 ruhuyla geçmişi yad eden ancak fiziken elinden bir şey gelmeyen, ilçe merkezinde kadın günleri düzenleyen ve geçmişi çaylarını yudumlarken yad edenler...
Elbette, belki de son olarak DP içinde bulunduğu durumunu özetleyen şu soruyu sormak ve duygusal değil, mantıklı bir cevap vermek lazım : “Mevcut siyasi konjonktürde merkez sağda herhangi bir siyasi partiye ihtiyaç var mı?”
Bu soru bağlamda; AK Parti iktidarı bir sonuçtur. Merkez sağ siyaset hitap ettiği kitlenin arzularını siyaseten 1950’den 2000’e dek karşılamıştır. Siyaseten talebi karşılanmayan merkez sağ kitle mensubu kalmamıştır. Bu kitle siyaseten doyduktan sonra diğer bazı toplumsal ve ekonomik taleplerle sesini yükseltmeye başlamıştır. İşte bu noktada merkez sağda yer alan siyasi partiler bu merkez sağ kitlenin toplumsal ve ekonomik yeni taleplerini karşılamada yeni tarz bir siyaset geliştirmede güdük kaldı. İşte bu eski kitlenin bu yeni taleplerini karşılama vaadiyle yeni bir siyasi parti ortaya çıktı 2000’lerin başında. Bu yeni siyasi parti  hem muhafazakar hem yenilikçi olduğunu, toplumsal kesimleri kucaklayıcı olacağını, gücünü kurumlardan değil halktan alacağını ve belki de en önemlisi yeni bir imtiyazsız ekonomik sınıf yaratacağını ifade etti.
Siyasette ve toplumsal yaşamda güç boşluğuna yer yoktur, affedilmez, hemen doldurulur. Öyle de oldu; kurumlar arası çatışmalardan, banka hortumlamalarından, bir sınıfın haksız ve hadsiz bir biçimde devasa biçimde varsıllaşmasından, kötü ekonomik gidişten, “sen” “ben” “öteki” kavgasından, ötekileştirilmekten bıkmış halk düğmeye bastı, ampul yandı.         
Ak Parti iktidarı Türkiye’nin yaşaması gereken bir siyasal süreçti, yaşandı. Asıl düşündürücü olan bu denli uzun bir süre iktidarda kalan ve tam da bu nedenle hemen tüm siyasi cazibesini ve toplumsal karşılığını yitirmeye eninde sonunda yazgılı bir siyasi parti’nin bu uzun siyasi yolculuğu esnasında karşısına merkez sağda rakip bir siyasi parti yapılanması çıkmamış olmasıdır.     
Bu açıklamalardan sonra adımızı “AKP’nin hizmetlisi” olarak çıkarırlar. Bilmezler bir kez dahi oy vermediğimizi, ideolojisini paylaşmadığımızı ama yiğidi de hakkıyla gömmekten imtina ettiğimizi. Zaten sloganlarla, kalıplarla, şablonlarla, zihin zincirleriyle, ön yargılarla, ötekileştirmelerle, “bizden” “onlardan” bağırışmalarıyla bu siyasi ortama ulaşılmadı mı? Böylelerinden hiç hesap soran yok...         

27 Mart 2012 Salı

Bir İntihalci Doçent'in "Ahlak" ile İmtihanı

Gamze Güngörmüş Kona
25 mart gecesi yatmadan önce son bir kez e-posta mesajlarımı kontrol etmek için hesabıma girdiğimde bir mesaj gördüm, göndereni tanımıyordum. Ancak, mesajın içeriği şok ediciydi : "Hocam ilgimi çektiği için merak ettim. Adınızı değiştirmediniz değil mi? Sanki sizin makaleyi birisi başka yerde yayınlamış gibi. Selamlar."
Mesajın sonunda bu tanımadığım meslekdaşımın adı, soyadı, çalıştığı kurum, ana bilim dalı ve bir link vardı.
Hemen gönderilen link'e girdim, yıllardır tanıdığım akademisyen arkadaşım; 2004 yılında Turkish Review of Eurasian Studies adlı hakemli dergide yayınlanmış olan "Security Concerns of Turkey-Cold War and Post Cold War Realities" başlıklı makalemi (Obiv, ISBN 975-7341-28-2, Annual 2004(4) : 207-253); 2005 yılında aynı başlık ve kelimesi kelimesine aynı içerik ve kaynakça ile Pakistan Journal of Social Sciences 3(5) : 823-837, 2005, Grace Publications'da kendi ismiyle yayınlamıştı.
"Dürüst" hanıma bir e-posta gönderdim : "Bu ne iş!" Ertesi gün "Gamzeciğim" diye başlayan kısa bir cevap geldi : "sana ulaşmaya çok çalıştım, ulaşamadım, yanlışlık olmuş"
Arkadaşı oradan buradan soruşturdum, hakkını yememek adına, gerçekten yanlışlık olabilir mi, düşüncesiyle. 1998'den bu yana pes etmeksizin Doçentliğe başvurduğunu ancak defalarca farklı jürilerden "intihal suçu" işlediği raporlanarak Doçentliği alamadığını öğrendim. Hatta bir arkadaşım "Bilmiyor musun, Faruk hoca bir jüride diğer jüri üyelerine mektup yazarak intihal yaptığını tespit etmiş ve durumu YÖK'e bildirmiş" Bilmiyordum, ancak "Gerçek Herşeyi Kuşatır" deyişi bir kez daha haklılığını kanıtlamıştı. 9 yıl sonra dahi gerçek ortaya çıkmıştı.
Bilgi bombardımanından sonra kafamı toplamak için oturdum, düşündüm. İkili münakaşaya girmek ancak eşitler arasında mümkün olabilirdi, ahlaken dahi olsa. Dört ayrı dilekçe hazırladım, YÖK Genel Sekreterliği'ne, YÖK Hukuk Müşavirliği'ne, Üniversite Rektörlüğü'ne, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı'na ve gönderdim.
İşler bittikten sonra da en son mesajı "Dürüst" hanıma gönderdim :
"Kızgın değilim sadece senin adına çok utanıyorum. Benim adım; YÖK'te, Doçentlik jürilerinde ve Üniversitem nezdinde bu şekilde dolaşıyor olsaydı kahrolurdum. Neye yarar unvan, makam ve mevkii. İnsan adı için yaşamaz mı..."
Şimdi şikayet dilekçelerime kurumlardan cevap bekliyorum. Bakalım söylenildiği gibi ahlaksızlık sıradanlaşmış mı...
Önemli Not : Nisan, 2011'de "Dürüst" hanımın "Doçent" olduğunu öğrendim.
Aslanım yurdum Doçenti, koş hangi namuslu tutabilir seni...


Ben de Geleyim...

Gamze Güngörmüş Kona
Bir dostum aradı ve dedi ki;
“Güç yönüne yalpalayanlardan,
Her dönem mutlaka bir köşe tutanlardan,
Hep “mış” gibi görünenlerden,
Dilindekini, zihnindekini menfaati uğruna dökmeyen doğuştan susturucululardan,
Bütün kifayetsiz muhterislerin yalakalıkla hiç hak etmedikleri yerlere gelmelerinden,
Namussuzlarla baş edememekten,
Dedikoducu pisliklerden,
Dalkavuklardan, yalakalardan, teşrifatçılardan,
Yaptığım hiçbir şeye inanmamaktan,
Hayalsiz ve umutsuz kalmaktan,
“Keşke”lerimin her geçen gün çoğalmasından,
Derdimi “sorumluluk” olarak değil de “delilik” olarak değerlendirenlerden,
Tüm cahil cüretkarların eninde sonunda istediklerini elde etmelerinden,
Güçsüzün hep güçlüyü ezmesinden,
En boş işle uğraşırken dahi ciddi şeyler düşünmekten,
Pozisyon kaybetmemek için herkesin üç maymunu oynamasından,
Adamcıkların adam yerine konmalarından,
Entelektüel israfından,
Sistemin hem efendilerinden hem kölelerinden,
Bir sonraki günün hep bir öncekine benzemesinden,
2 kuruşluk bilgi, bol pazarlama tekniği ile 7 ceddini ihya etmeyi başaranlardan,
Bir türlü cevap bulamadığım soruları sormaktan,
Namusum, şerefim, haysiyetim ve onurum için yaşamaktan çok sıkıldım”
Ben de dedim ki O’na;
“ya mücadele edip, devam edeceksin,
Ya pes edip, kenara çekileceksin,
Mücadeleye devam dersen bu şerefsizleri yolunda hep göreceksin,
Yok, pes edip kenara çekileceksen, bana da haber et, yalnız göndermem ben de geleyim…”

Bir Başka Suriye Analizi : Ne Babası Ne de Oğlu (!)


Gamze Güngörmüş Kona
Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler tarih boyunca asla ümit verici olmamıştır. Soğuk Savaş yıllarında Suriye Türkiye'yi ABD’nin Orta Doğu’daki karakolu olarak görürken, Türkiye de Suriye’nin politikasını Sovyetler’in Orta Doğu’ya ilişkin dış politikası olarak yorumluyordu. 1980’lerde, Öcalan’ın Suriye’ye kaçmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler daha da kötüleşti. 
Ayrıca, Suriye’nin GAP’ı baltalama girişimleri de iki ülke arasında siyasal ve diplomatik sorunlara neden oldu. Hatta Suriye‘nin, GAP projesini baltalamak ve Fırat nehriyle ilgili taleplerini Türkiye'ye kabul ettirmek için PKK’yı kullanarak Türkiye’de iç savaş çıkarmaya çalıştığı dahi sıklıkla telaffuz edildi. Bu politikayla Suriye, Türkiye’nin güneydoğusunda bağımsız bir Kürt Devleti tehlikesi ortaya çıkması halinde Ankara’nın su sorunundaki direncinin kırılacağını düşünmekteydi.
Tüm bu sistemli hale getirilen Türkiye karşıtı politikalardan ise en fazla pratik fayda sağlayan Hafız Esad yönetimi olmuştur. Öncelikle, Hafız Esad Türkiye'ye yönelik düşmanlığını canlı tutarak otoriter rejimini sürdürmeyi başarmıştır. Unutulmamalıdır ki, Esad yönetimi altında, Büyük Suriye rüyasının olmadığı bir dış politika anlayışı mümkün değildi; ikinci olarak, bu dönemde Suriye, Türkiye-Suriye ilişkilerini problemli tutarak, Arap milliyetçiliği konusunda öncü ülke olmuştur; üçüncü olarak, Türkiye-Suriye arasındaki ilişkilerin sorunlu olmasından fayda sağlayarak Türk-Arap ilişkilerinin de soğuk olmasına neden olmuştur; dördüncü olarak, Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını önlemek için PKK’yı bir araç olarak kullanmıştır; beşinci olarak, Hafız Esad Türkiye’yle ilişkilerini problemli tutarak, ülke içindeki etnik ve siyasal çatışma potansiyelini ortadan kaldırmıştır; altıncı olarak, Suriye, ilişkilerini mesafeli tutarak kendini Türkiye’nin siyasal, kültürel ve ekonomik etki alanına girmekten korumayı başarmıştır, böylece Suriye, Türkiye'deki demokratik rejimden kendisini koruyabilmiştir; yedinci olarak, Türkiye ile arasındaki mevcut sorunları sıklıkla dile getiren Suriye, Yunanistan, Ermenistan ve İran tarafından destek görmüştür; bundan başka, Suriye su sorunu sayesinde bölgesel ve uluslararası düzeyde avantajlar elde etmiştir.
Ancak, Körfez Savaşı ve daha sonraki gelişmeler, iki ülkeyi diyalog kurmaya götürmüştür. Türkiye’nin tarafından baktığımızda, Suriye’nin Irak’a karşı Körfez İttifakı’nda ve Arap-İsrail Barış Sürecinde yer alması, Irak’ın toprak bütünlüğünü desteklemesi, ABD’nin Körfez bölgesiyle ilgili müdahaleci politikalarına karşı çıkması, Türkiye'yi Suriye hakkında iyi niyetli düşünmeye sevk eden olumlu gelişmeler olmuştur. Bu ümit verici gelişmelerden yola çıkarak Türkiye ve Suriye, bir Güvenlik Protokolü imzalamışlardır. Her iki devlet de terörizm ve terörist sızmalara karşı işbirliği yapacaklarını beyan etmişlerdir. Bundan başka, Türkiye, İran ve Suriye Orta Doğu bölgesindeki gelişmeler ve Kuzey Irak’ın geleceğini tartışmak üzere birkaç kez toplanmışlardır.
Ne yazık ki, bu iki ülke arasındaki ilişkiler 1990’ların ikinci yarısında yeniden bozulmuştur. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye’ye 23 Ocak 1996’da verdiği notada Türkiye, Suriye’yi şu hususlarda uyarmıştır: Suriye, su soruna ilişkin kendi lehine bir çözümü Türkiye'ye empoze etmek için ayrılıkçı PKK hareketini kullanmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin kayıplarının baş sorumlusu, PKK’yı ve liderini topraklarında barındıran ve destek veren Suriye’dir; Birleşmiş Milletler Yasası’nın 2/4 maddesine göre Suriye, bu hareketiyle Türkiye'nin toprak bütünlüğüne ve siyasal özgürlüğüne karşı kuvvet kullanmıştır...; Suriye PKK’nın tüm faaliyetlerini derhal durdurmalı, suçluları yargılamalı ve yardımcılarıyla birlikte Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmelidir; Türkiye, PKK’nın faaliyetleri nedeniyle uğradığı zararlar nedeniyle Suriye’den tazminat isteme hakkını saklı tutar; PKK ve Öcalan'ı barındırdığı sürece Türkiye, Suriye'ye karşı her türlü önleme başvurma hakkına sahiptir. Türkiye, bu hakkını uygun gördüğü zamanda kullanacaktır...
Çeşitli girişimlere rağmen Suriye PKK’yı desteklemekten vazgeçmemiş ve 1999 Eylül’ünde, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Türk hükümeti adına şu açıklamayı yapmıştır: “Türkiye, Suriye ile iyi ilişkiler konusunda elinden gelen çabayı gösterdi. Suriye, Türkiye'nin 1983 yılından beri mücadele ettiği PKK sorununun temel kaynağıdır. Türkiye, Suriye’nin bu tutumuna cevap verebilecek güçtedir. Türkiye eğer Suriye’den beklediği karşılığı almazsa her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır”. Bu uyarının ardından Öcalan Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır.
Bu özetten de anlaşılacağı üzere Türkiye-Suriye ilişkileri hemen her dönem krizlere gebe olmuştur. Ancak, içinde bulunduğumuz süreçte yüzleşilen kriz bu güne dek yaşanan tüm krizlerin niteliğinden farklıdır. Türkiye; özgürlük, değişim, sosyal adalet ve demokrasi gibi taleplerle başkaldıran halka karşı Beşar Esad yönetiminin hukuk dışı bastırma girişimlerini eleştirmiş hatta Esad hükümeti politikası sonucunda karşılaşılacak tüm sonları kendi iç meselesi olarak kabul edeceğini ilan etmiştir.
Bu bağlamda, mevcut süreçte Suriye meselesi; ister Amerika’nın İran’ı Orta Doğu’da yalnızlaştırarak, İsrail karşısında direncini kısmen de olsa törpülemek için başlattığı bir girişimin sonucu olsun, ister tüm Orta Doğu’yu siyasi ve ekonomik nüfuz alanları bağlamında yeniden düzenleme planlarının bir parçası olsun, ister Türkiye’nin bu süreci destekler tavrının bir neticesi olsun, tüm bu rezervlerimize rağmen, bu güne dek Suriye ile yaşadığımız tüm siyasi krizler hatırlandığında; hükümetin Suriye’ye yönelik keskin tavrını bu olumsuz tarihsel süreç dikkate alınmadan, hatırlanmadan eleştirmek pek de hakkaniyetli olmasa gerek.