26 Kasım 2012 Pazartesi

Türk Kadınlar Birliği Paneli ve Zihnimde Kalanlar


23 Kasim'da Öğretmenler Günü vesilesiyle bir konuşma yapmak üzere kurumsal kimliğine ve sosyal hedeflerine içtenlikle saygı duyduğum Türk Kadınlar Birliği'nin Kadıkoy Şubesi tarafından davet edildim. Beğenilmek, tercih edilmek fevkalade güzel ve özeldir. Ancak, ben yine kimseleri memnun edemedim, yine hiç bir yere ait olamadım, yine işitilmek isteneni söylemediğim için dinlenmek istenmedim, yine  "şuncu buncu" dediler, yine etiketlendim yine ötekisi olarak bellendim. Benim de kaderim bu demek, kimselere yar olamamak, hiç bir yere ait olamamak, hep yalnız ve sadece vicdanımla baş başa yaşamak.
Gayet özenle hazırlanmış etkinlik esnasında ögretmenlerin sorunlarından bahsederken barınma problemine değindim ve askerler ve bürokratlar ile öğretmeni bu başlık altında kıyaslamak istedim ve dedim ki "üst düzey asker ve bürokratlar bir şehirden diğerine taşınırken bir birlik/bir kurum seferber olup, gidecekleri yerlerdeki lojmanları donatılırken, ceplerinden taşınmak için tek kuruş cıkmazken, eşyaya 1 kuruş para vermezken, eşleri taşınma-yerleşme eziyeti yaşamazken, garip bir öğretmenin tayini dogu'ya çıktığında üç kuruş maaşının yarısını tek göz odaya verip yasamını idame ettirmeye calışır". Eğitimin ve öğretmen kalitesinin temeli saydığım köy enstitülerinin kapatılmasından bahsederken de dedim ki "CHP'nin bu konuda vebali büyük, köy enstitülerini kapatmasaydı şimdi bizlerin evlatları nitelikli eğitimcilerin yetiştirdiği parlak nesiller olacaktı, bundan mahrum bırakıldık. “Hiç bir şey olamazsan öğretmen ol deyişinin nasıl içimi yaktığından bahsederken ise "keşke öğretmenlerimiz bu deyişe maruz bırakılmasaydı" açıklamasını getirdim. Sen misin bunları diyen. Ne Ak Partililiğimiz kaldı ne asker düşmanlığımız ne de CHP karşıtlığımız.
Doğrudur, hata bende, nabza göre şerbet vermeliydim. Herkeslerin yaptığı gibi salonun havasını şöyle bir koklamalıydım, yaka rozetlerine, takılan fularlar üstündeki sembollere, saçlara, kıyafetlere iyice bakmalıydım, hatta bir Üniversite’deki panelden önce panelistlerden birinin yapacağı konuşmanın kıvamını ayarlayabilmek için konuşması öncesinde dinleyicilerden birine "içeride çoğunlukla bizim yurtseverler mi var?" (pkk severleri kastederek) diye sorduğu gibi ben de bu paneli düzenleyenlere böylesi bir soru yöneltmeliydim ve ortama göre ortalama bir konuşma yapmalıydım. İşte gelsin ondan sonra alkış kıyamet, "işte bu da bizden, helal olsun" dayanışması, sonra ardı arkası kesilmesin o gruplardan gelecek konuşma davetleri.
Ben bu “yanasmaları” öyle iyi bilirim ki. Bir çevreye girip, sık aranılan mı olmak istiyorsun, ver ortama göre hiç katılmadığın hiç inanmadığın o kıvamdaki ortam coşkusunu sonra ver elini bin bir tv programları,  il il nutuklar, gazetelerde yazarlıklar, tv'lerde danışmanlıklar, üniversitelerde dersler, yurt dışı “akil adam” gezileri.
Hele başını sokmayı başardığın ortam maddi açıdan güçlü ve manevi açıdan da etkin bir ortamsa, Allah, yürü ya kulum. Bakan danışmanlıkları, iktidar partisi myk'lığı, üniversite rektörlüğü, bin bir yerde yönetim kurulu üyelikleri, daha neler neler.
Sonra çıkarmaya başlarsın maddi- manevi başarının tadını ta ki onlardan olmadığın için senin konusmalarını duymak istemeyen, onlardan olmadığın için senin danışmanlıklarını beğenmeyen, onlardan olmadığın için senin rektörlüğünü başarısız bulan ve yine onlardan olmadığın için yönetim kurulu uyeliğini sana "fazla" bulan yeni muktedirler iktidar sahibi olana dek.
Sonra sen gidersin diğer “yanaşmalar” gelir. Nitelik, bilgi, ahlak, erdem, namus, vicdan falan hikaye, yeter ki yamanmak istediğin merkezin iyi “goygoycusu” ol.
Yasam tam da bu değil mi? Yalakalarla-onurlular, slogancılarla-bilgeler, "mış" gibi yapanlarla-gerçekten iş yapanlar, soytarılarla-asiller.
Yaradan'a defalarca hamd olsun ki pek cok sevmeyenim, söylediğimi pek cok duymak istemeyenim, hiç bir ünvan ve makam vaad edemeyenim var.
Sonra ben senin adını dağlara denizlere nasıl yazmak istemem “Hey Özgürlük”...

22 Kasım 2012 Perşembe

Süreç Araştırma Merkezi ve Ezan, Çan, Hazan


“Ezan, Çan, Hazan” Belgeselini izledikten sonra Antakya’ya vurulmuştum. O gün bu gündür aklımdaydı gitmek. Kısmet, Süreç Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen “Ortak Yarın : Hatay” toplantısı vesilesiyle orada bulunmakmış.
Etnik, sosyal ve toplumsal olarak sorunlu alanlarda düzenlediği toplantılarla farklı etnik, sosyal ve toplumsal kesimleri iki günlük toplantılar çerçevesinde bir araya getirerek, bu kesimlerin basına kapalı bir ortamda iletişim geliştirmelerini ve böylelikle grupların kendilerine özgü sosyal, etnik ve toplumsal sıkıntılarını anlamalarına aracı olmayı hedefleyen Süreç Araştırma Merkezi Antakya toplantısı özelinde de yine aynı ilkeyi uyguladı.
16 Kasım’da İstanbul’dan hareket eden Süreç Araştırma Merkezi’nin Çekirdek Ekibi’nde Ak Parti iktidarı vesilesiyle biri diğerini pek sevmeye başlayan ve kaynaşıveren müslüman, kürtsever, Atatürksavar ve liberal gazeteci ve aydın (!) tayfa vardı. Bir “Süreç Araştırma Merkezi” klasiği olan bu grup yapılanması arasında olmaktan 2008 yılından bu yana bir an bile geri durmayı düşünmememin nedeni, hem sloganları/kalıpları/ötekileştirmeleri kendi zihnimde aşma gayesi hem de bir grup içinde “körler sağırlar birbirini ağırlar” kıvamındaki tek sesliliği bireysel dahi olsa kırma arzusu yatmaktadır. Böylesi temel iki gayeyi düstur edinmemiş olsaydım, Süreç Araştırma Merkezi’nin Çekirdek Ekip Üyesi olarak 2008 yılından bu yana katıldığım her toplantıda sağ ve sol tarafımda yer alan Çekirdek Ekip’ten ve Yerel Kanaat Önderlerinden oluşan gruba baktıkça ve kültürel ve ideolojik formasyonumun tümüyle dışında olan konuşmalarını dinledikçe ve fotoğraf karesinde yer alan “Onlar”ın arasında “kendim”i gördükçe ruh ve akıl sağlığımı bu güne dek korumam mümkün olamazdı.
Süreç Araştırma Merkezi’nin zihnim için bir “laboratuvar”, ruhum için ise bir “eğitim merkezi” olma özelliklerinden hareketle 17 Kasım tarihli toplantıda yerimi aldım. Yerel katılımcı profili, bu güne dek katıldığım tüm diğer toplantılardan daha ilginçti. İsrail’in Gazze saldırısı sonrası toplantıya katılmakta sakınca görmeyen ve toplantı esnasında hiç bir nahoş hal ve tavırla karşılaşmayan Antakya Musevi Cemaati Başkanı, Ermenilere yapılan zulüm ve uygulanan ötekileştirme politikalarını açık yüreklilikle anlatan Ermeni Cemaati lideri, Antakya Kürt ve Arap Alevilerinin nasıl bir parça da olsa üvey evlat muamelesi gördüğünü serzenişli bir dille anlatan Dede, Ermeni, Arap, Alevi, Hristiyan ve Sünni mahallelerin çoktan beri ayrı olmasından dem vurarak aslında bu birlikteliğin “sözde” olduğunu ifade eden pek çok sivil toplum önderi, yıllardır sulh ve hoşgörü çerçevesinde yaşamayı nasıl başardıklarını anlatan Ortodoks Cemaati Temsilcisi, pek çok yerel dini lider ve iki etnik ve kültürel uç : Samandağı ve Yayladağı Belediye Başkanları ve daha pek çokları.
Yanlışlıkla (!) davet edilmiş olduğum 2006 tarihli Abant Platformu Orta Doğu Toplantısından sonra şahit olduğum en mozaik topluluktu Antakya’daki bu yerel katılımcılar benim için, Abant katılımcılarından bir farkla, orada bir diğerine tahammülsüzlük hem ifadelere hem de tavırlara yansımıştı, Antakya toplantısında ise bu yoktu.
Bu ortamı sağlamak da Süreç Araştırma Merkezi’nin hüneri. Bu hünerden hisse almak ise tüm etnik, kültürel, sosyal ötekileştirmeleri Mustafa Kemal Devrimine, Tek Parti iktidarına, Devleti merkeze koyan siyasal algılamaya, liberal olmayan ideolojilere, askerlere mal eden bencil nefislere; kendinden farklı olanı ötekileştiren, yabancı sayan ve hatta dışlayan vicdan yoksunu insan evladının hoyrat tavrına; Mustafa Kemal’e, askerlere, sağ siyasete olan tüm nefretlerini kürtlerin mevcut mağduriyetlerinin, Alevilerin dışlanmışlıklarının, mütedeyyinlerin ezilmişliklerinin faturası sayarak kusan tüm toplumsal kesimlere düşmektedir.
Kürtlere kaka yedirilirken vicdan sahipleri nerelerdeydi, askerler iktidardayken kalem erbabları-TV Zagorları nerelerdeydi, azınlıklar ibadetlerini dahi sakınarak yaparken libareller nerelerdeydi, Aleviler cayır cayır yanerken mütedeyyinler nerelerdeydi ve zamanında ötekileştiren şimdilerde ötekileştirilince ve sitem dışı bırakılınca sadece kendini aydınlatan bencil, menfaatçi aydınlar neredeler, mütedeyyinler neredeler, Kürtler neredeler,  liberaller neredeler, insan hakları savunucuları neredeler? !!!   

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ak Parti (AKP) Gider mi?


Şimdilik pek gidecek gibi görünmüyor. Halk ziyadesiyle memnun;
Uzun bir zamandır belki de ilk defa insan yerine konduğunu söylüyor,
Her yerde muamele iyi, işlerini kolayca hallediyor,
Rüşvet alış-verişi hallice azaldı,
Sağlıkta devrim niteliğinde dönüşüm sağlandı,
Bürokrasinin hantallığı gitti,
Kamu kurumlarına ilişkin şikayetler hemen karşılık buluyor,
Yatırımlar tıkırında,
Yatırımcılar hiç olmadığı kadar memnun,
“Olan fakir fukaraya oluyor” yok artık,
Yıllarca horlanan mütedeyyin kesim artık birinci sınıf vatandaş,
Evlerde iki araba,
Kira yardımı, işsizlik parası, sosyal güvence, kolay emeklilik,
Gecekondulara, bedava, elektrik-su
Ayrıcalıklı kitle yerle yeksan ve sayısız pek çok güzellik.
O Halde Ne Zaman Gider?
Doğrusunu Allah bilir, ancak benim bildiğim şu :
Bu halkın kesesine dokunmayacaksın, ekonomi bir sendelesin, gör halkın feveranını,
O zamana dek ağustos aylarında kışlık kömürlerini bedavadan istifleyen onlar değilmiş gibi,
7 sülalesine yeşil kart çıkaran onlar değilmiş gibi,
Maaşımdan kesilenlerle sosyal güvenlik kapsamına alınıp, maaşa bağlanan onlar değilmiş gibi,
İktidarın muktedirliğinin uzandığı her bir kapıdan iş ve aş olarak nemalanan onlar değilmiş gibi,
İktidar partisi belediyelerinin bayramda seyranda, kandil’de ramazan’da dağıttıkları bedeva gıda kolilerini kapışan, verilen hediye çeklerini üçer-beşer alan onlar değilmiş gibi,
Cuma’dan çıktıktan sonra “bir sıkıntınız var mı?” diye soran Başbakan’a “Başbakanım korumalar çocuklara oyuncak vermedi” diyerek, en hayati bulduğu sıkıntısını aktaran onlar değilmiş gibi,
Doğurduğu her çocuk başına hükümetten kallavi para alan onlar değilmiş gibi,
Hükümetin verdiği deprem konutlarını rant kapısı yapanlar onlar değilmiş gibi,
2B yasasından 100 liralık evi 10 liraya kapatan onlar değilmiş gibi,
Çoluğunu çombalağını toplu düğün-sünnet törenleriyle muradına erdirip, bir dünya da beleş hediye ve para toplayanlar onlar değilmiş gibi,
Mütedeyyin iktidar sahipleri tarafından sıvazlanan, palazlanan ve böylelikle sınıf atlamayı başaran bu halk bir dönsün rüzgar, bir ceplerdeki ganimet sünmeye başlasın, başlarlar ver yansına iktidardaki muktedirlere;
Başörtüsü meselesini halletmeye geldiler, mini etekliler çoğaldı,
Bu Müslüman ülkenin ayarını bozdular, içki gırla gidiyor,
3x4’le imam-hatiplerin ortalarını halkımıza kazandırdık dediler, bu politika da tutmadı,
Bütün Arapları doldurdular buralara, bizlerin olanları onlara peşkeş çektiler,
Bunlar camileri de satarlar,
Az kalsın savaşa girecektik,
Amerika’ya yarenlik edeceğim diye tüm müslüman kardeş ülkelerle aramız açıldı,
Mavi Marmara ne oldu, unutturdular,
Duble yollar yaptılar sözüm ona, her selde can alsın diye,
Askerle uğraştılar, ne itibar bıraktılar ne güven,
Apo’yu dört başı mamur ettiler, içeride onca günahsız çürüyüp giderken,
‘Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak’ dediler, tek analar ağladı, gerisi hep yalan ağladı,
‘Terörü bitireceğiz’ dediler, Cumhuriyet tarihinin en fazla şehit verdiren iktidarı oldular,
‘Kadına şiddete hayır’ falan diye tutturdular, evdeki karılar tepemize çıkmaya kalktı, daha beter dayak yediler,
‘Yerel yönetimler, özerk belediyeler’ belasını açtılar başımıza, bölücülüğü meşrulaştırdılar,
‘İmanlı nesiller’ dediler, bu toplumu ikiye böldüler, sana ne milletin dininden imanından, 
Bir arkadaş söylediğinde çok ayıplamıştım, şimdi gel de aklına getirme :
“Anıtkabir’in önünde elinde 500gr kıymayla dur, bu halk akın akın Anıtkabir’e,
Kaymakamlığın önüne daya bir kamyon oyuncağı, cemil cümle katılsın 29 Ekim Fener Alayı’na
Bir de derler ‘bazılarının fiyatı yoktur’ diye, hadi canım yan cebime...”
Ey güzel Allahım, hep mi ye kürküm ye !!!     

21 Ekim 2012 Pazar

Sayın Abdullah Öcalan'ı Evimde Ağırlamak İstiyorum


Bizim oğlan “Kanat Aklısıkkanatlanan” bağımsızlığını onlardan erken ilan edip Moda’ya taşındı, onun oda boş hem de manzarası iyi, dağlara bakıyor, yatak yorgan hepsi hazır sayın Öcalan’a o odayı açacağım,
Site yönetiminden rica ederiz nasıl her sene “yaza merhaba” “kışa bye bye” vs. partileri düzenleniyorsa sayın Öcalan için de bir “hoşgeldin partisi” düzenleyiveririz,
Bizim buraların önde geken erkanına haber salarız, isterlerse karsılamada onlar da yer alır,
Geldigi ilk gece bagımsız kürdistan uğruna canlarını feda eden gerillalar icin bir hatim indiririz,
Bizim güvenlik çocuklar işlerini iyi yaparlar onlara da söyleriz geldikten sonra kuş uçurmazlar,
Dedemi Karacaahmet’ten çağırırım beni kırmaz gelir, O’nun 93 harbinde bu millet uğruna, sayın Öcalan’ın da yıllardır o millet uğruna ne cefalar çektiğini çekirdek çitleyerek hasbıhal ederler,
Babamı da çağırırım, bana hayrandı o da kırmaz gelir, o da babasının nasıl bu vatan uğruna gazi olduğunu anlatıverir, geyik yaparlar karşılıklı,
Evde duran yemek kitaplarından calışmaya başlarım, 20 yıldır köfte-makarna pratiğinden öte lezzetler sunmak için sayın Öcalan’a,
Evdeki tüm Atatürk tablolarını kaldırırım (hem Esram Elimönüm’ün kulaklarını çınlatmış oluruz), yerine “dağlara gel dağlara” yazılı kürdistan tabloları asarım evin her köşesine,
Bizim Site girişinde direk tepesinde öyle bönek bönek (!) duran Türk bayrağını gelmeden indiririz, ileride nasıl bir bayrak asılacağını sayın Öcalan yorgunluğunu attıktan sonra görüşürüz,
Mili bayramlarda bloktan bloğa koca Türk bayrağı gerilmesini “çok olağan üstü” genel kurul kararıyla yasaklarız,
Eve yakın çevredeki okullara, dairelere de haber salarız "Türk bayrağını, Atatürk posterlerini kaldırın, Pazartesi-cumaları bayrak törenlerini yasaklayın" diye, hissedip de, ruh ve akıl sağlığı bozulmasın,
Artık piyasada sıkıntı yok bolca kürtçe müzik cd'si alırım dinleriz birlikte, Şivan Perver’inki hariç tabii,
Engebeli araziden “hoşgeldin”e gelecekleri de bir yerlere salmam evimde ağırlarım,
Şehit aileleri falan duygusallaşıp, “hosgeldin” demeye kalkarlar diye, kolluktan rica ederiz yaşadığım ilçenin sınırlarına dahi yaklaştırılmazlar,
MHP ve BBP ilçe teşkilatları lüzumsuz yere sokaklara dökülüp, taşkınlık yapmasın diye bir süreliğine kepenk indirirler,
Tüm bunlara vesile olur iken Danışmanlık, parti görevi, eyalet sorumluluğu, ileride bakanlık, manevi liderlik felan gibi menfaatler aklımdan geçiyorsa Allah canımı şimdiden alsın,
Ancak sayın Abdullah Birtürlü Öcalamayan evimde kalmaya başladıktan sonra tek bir Mehmetçik daha şehit olmayacağına, topraklarımız bölünmeyeceğine, gerillalar büyük ülkü uğruna ölmeyeceğine, liberal ve kürtçü zevatın başı göğe ereceğine göre tek isteğim tarihe not düşebilmek adına (yine kendi menfaatime değil) bir üstün hizmet madalyası takılmasıdır, lokasyon önemli değil yeter ki bu madalya üstümde bir yere takılsın.
Büyük Önder, Eşsiz Lider, Yağız Geçkinim, Bekliyorum Öyle bir Zamanda Gel ki Vazgeçmek Mümkün Olmasın...

İmanlı Nesiller ve Müge Anlı ve Fazıl Say


Ben öyle daimi operaya giden, tiyatro izleyen, televizyona hiç bakmayan, klasik müzik tutkunu entel-dantel takımından değilim. O zevatın tercihlerini ve beğenilerini, soğuk ve kendilerinden başka hiç bir kimseye faydası olmayan “seçkinci kültür”leri belirlerken, benim kişisel tercihlerimi ve beğenilerimi belirleyen ise dönemsel hedeflerim, dönemsel sevinçlerim ya da hüzünlerim ve de en önemlisi vicdanım olmuştur. Müge Anlı serüvenim de işte böyle başladı.
Profesyonel ve sosyal yaşamın içinde fiili olarak yer alan biri olarak toplumsal çılgınlık düzeyinin her gün hayatın her alanında ciddi bir tırmanışta olduğunu gözlemliyordum. Kişilerin hoyratlığı, pervasızlığı, namussuzluğu, kural tanımazlığı, pervasızlığı, yüzsüzlüğü, hak ihlalleri, topluma ve devlete verdikleri maddi ve manevi zarar, her gün artıyor ve sinir bozucu hale geliyordu.   
Bir arkadaşıma bir sohbet esnasında bu toplumsal çılgınlık halinden yakındığımda, “sen ne diyorsun, Müge Anlı’yı seyret de gör, daha neler oluyor, sen ben yapamayız, kasabalı-köylü kesimi aşmış olayı” karşı yakınışıyla karşılaştım. “Daha kötüsü varsa, bilmeliyim, yazmalıyım” gayesiyle, sabah derslerimin olmadığı 2 gün, ancak düzenli ve hevesli bir biçimde Müge Anlı’yı izlemeye başladım.      
Gerçekten tablo dehşetti : 3 kuruşa-üç kuruş için adam öldürenler, komşunun karısına-kızına sarkıp, işi fark eden kocayı-babayı öldürenler, kızını mahalledeki bir oğlanla görüşüyor diye öldürüp betona gömenler, 500’lük kontör karşılığı ya da bir ortalama telefon bedeli adamlarla düşüp-kalkan sözde geleneksel, mahalleden kadınlar, çocuğu olmadığı için en yakın arkadaşının bebeğini buharlaştıran ve ortalardan kaybolan karı-kocalar, bir ömür üç kuruş emekli aylığından biriken bir avuç ana-baba parasını bu ana-babayı öldürerek alıp, diyarı terk eyleyen evlatçıklar, töreye karşı çıktığı gerekçesiyle intihar süsü verilerek, aileden biri tarafından ortadan kaybedilen genç kızlar ve kadınlar, ensesti cinsel zevk alma aracı olarak normalleştiren adamlar, eşeği becerenler ve daha niceleri Cumaları ihmal etmeyen, başı örtülü, mukabeleleri aksatmayan, din-Allah-kitap uğruna yapmayacakları şey olmayan adamlar-kadınlar arasından çıkıyordu.
Bu tablo, münferit ve istisnai şahıs ve olaylardan oluşmadığı için gerçek iman edenleri töhmet altında bırakacağı gibi imanlı nesiller yetiştirilmesi sürecinde de toplumsal vicdanlarda ciddi engel teşkil edecektir.   
Tam da bu nedenle, mevcut muhafazakar, geleneksel iktidarın Kur’an kurslarında ders verenleri gözden geçirmesi, vaizleri hak-hukuk-ahlak konusunda daha yol gösterici olmaya sevk etmesi, yeni açılan imam-hatiplerde görevli eğitim kadrosunun sadece öğretim değil, toplumsal ahlak eğitimiyle de donatımını sağlaması, Türk siyasi hareketinde ve toplumsal ilerleme sürecinde etkin olan ve halkın azımsanmayacak bir kesimi için toplumsal önder olarak kabul gören cemaat önde gelenlerini sözde iman edenleri gerçek iman edenlere dönüştürmek için gayret sarf etmeye teşvik etmesi gerekmektedir. Aksi durumda, bu toplumsal çılgınlık hali bir süre sonra başa çıkılamayacak boyutlara varacak ve düşünüldüğü gibi toplumu sayısı giderek azalan imansızlar değil toplumsal yozlaşma felakete sürükleyecektir.       
Okuyanlar diyecek ki : “bu kadının amacı dinden mi soğutmak, hep başı bağlı, Cumasına giden, Allahına-kitabına tutkun adam ve kadınları namussuz göstermiş, yok mu bunlar arasında imansız, dinsiz, kitapsız?
Ben de derim ki “yok, haşa, hedefim bu ve onlar değil, asıl hedefim; başını kişisel çıkar uğruna bağlayanlar, dini-kitabı-Allahı yaptıkları ve yapacakları tüm ahlaksızlıkları perdelemek için ahlaksızca kullananlar, Cuma namazlarını görüntüyü kurtarmak için aksatmadan ifa edenler, Allahları, dinleri ve kitaplarıyla övünüp, öte taraftan yemedikleri halt kalmayanlar, adi menfaatleri için bu üç kutsalın kutsallığını heder edenler”  
Tüm bu nedenlerle ve böyle giderse sadece “yaşasın Ahlak ve Vicdan”...   

Eşsiz Bir Başarı Öyküsü : Kemal Demirel ve BEDD


Bedensel Engelliler Dayanışma Derneği (BEDD) kurucusu ve Başkani Kemal Demirel’in yaşam öyküsü sadece bir ömrün nasıl bir azimle geçtiğini anlattığı için kıymetli değil, aynı zamanda azmin mutlak karşılığını bulacağını gösterdiği için de çok kıymetli ve eşsiz. Bu zafer öyküsüne Kemal Demirel’in kendi ifadesiyle şahit olmak bizler için daha anlamlı olacağı için kalemi Kemal beye emanet ettim ve aşağıdaki eşsiz hikaye çıktı ortaya :    
“Kişi yaşam evresinde bazen inanılmazları ve mucizeleri yaşamaktır, aynen kendi yaşamımda olduğu gibi. 10 yaşında Zeynep Kamil Hastanesi’nde yapılan yanlış omurilik ameliyatı ile belden aşağımın felç kalmasıyla birlikte, on bir sene süren hastane hayatım geçirdiğim en zor devrelerden biriydi. O dönem babamın vefatı ile ailemin dağılması ayrı bir sürpriz oldu yaşamında.
Bir çocuk ruhu ve donukluğu ile o dört duvar arasında hastaneden çıkacağım 1981 yılını bekledim. On bir yıl aradan sonra hastaneden taburcu olduğumda, hastane çıkış kapısında tanımadığım bir dünya ile karşılaştığımda ayrı bir korkuya kapıldım. Sanki hastanede güvendeydim, şimdi ne olacaktı. Tanımadığım dünyada yaşam mücadelesine girerken olası kayıp ve kazançlarımın düşüncesindeydim.
Eve geldiğimde kendimi hapsetmiştim, dışarı çıkmaktan ve insanların benimle alay etmesinden endişe ediyordum. Beynimi dondurup yarım yamalak okuma yazmamı ilerletmeye ve kendimi geliştirmeye gayret etmeye başladım. Hayat devam ediyordu ve ruhum ‘bir şeyler başarmalıyım’  inadındaydı. Daha sonra bir daktilo aldırdım. Kendimce bir şeyler karalamaya ve bunları gazetelere, radyolara göndermeye başladım. Yazılarım gazetelerde ve radyolarda yayınlanmaya başlayınca yüzlerce mektup almaya başladm… Mektuplara cevap yazarken, dostluklar kurarken, kendimi engelliler yararına mücadelenin içinde buldum. Hayatımda pek çok gelişme hızlı bir şekilde ilerlemeye başladı.
Bir gün kapı çaldığında, seçim görevlisi güzel bir genç bayanı evimde kayıtlar için konuk ederken, onunla ileriki yaşamımda evlenip, biri kız 2 çocuk sahibi bir baba rolüne kavuşacağımı nereden bilebilirdim, düşünmek bile hayaldi. Evet, seçimin getirdiği bereket ile 2 yıl arkadaşlığımız oldu ve baktı ben nazlanıyorum, evlenmeye niyetim yok, 1989 yılının bir sonbahar sabahı saat 7.30 da beni kaçırdı. Biz zoru başardık ve evlendik. Şu an 15 yaşında üstün zekalı Emirhan adında delikanlı bir oğlum, bir de 13 yaşında, canavar gibi bir kızım var ve ona aşığım.
Benimle evlendiği için kendi evladını reddeden eşimin ailesi, çocuklarımız olmasına rağmen ancak 12 yıl aradan sonra kızlarını kabul etmek zorunda kaldılar, ama beni hala kabullenmediler. Dert etmiyorum. Önemli olan 23 yıl boyunca sağlıklı süren evliliğimdi ve hedeflediğim ilkelere varabilmemdi.
1993 yılında eşimle beraber 7 arkadaş Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği’ni kurduk. Sene 2012; geçmişi ve bugünü, on bir yıl süren hastane hayatımdan sonra geldiğim konumu düşünüyorum. Verdiğimiz mücadele sonucu dev eserlere imza attık. Binlerce engelli kardeşimize yardım edebilmenin gururunu ve sevincini yaşadık. Belki de en güzeli, hayatı tehlikede olan veya tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdüren ve ekonomik durumu yeterli olmadığı için ameliyat olamayanlara umut olmak ve onların yürümelerini sağlamak oldu.
Merkezi kararlarla bu işin olamayacağı kanısıyla 10 yıl önce yollara düştüm. 10 yıldan beri her hafta bir ilde o ilin Valisi, Kaymakamı ve Belediye Başkanı ile derneğimizin topladığı yardımları dağıtmaya başladık. Hiç ara vermeden sürdürülen bu serüvende kar, kış, heyelan, çığ ve araçlarla takla atmalara rağmen yolları büyük bir aşkla katettim. 75 il, yüzlerce ilçeye ulaştık. Yollar hala beni bekliyor.
Evim çok yakın ancak gece gündüz süren çalışmalarımdan dolayı 2 yıldır gidemiyorum, çocuklarımı ancak eşim getirdiğinde görebiliyorum. Beni anlayışla karşılayan ve büyük özveride bulunan saygı değer eşime bu arada şükran borçluyum. Kendisine bu yola çıkarken, benim çocuklarımın çok şanslı olduğunu ancak benden yardım bekleyen binlerce çocuğumun daha olduğunu belirterek beni anlayışla karşılamasını istedim.
Bugün yeni projeler geliştirmeye devam eden derneğimiz artık uluslararası boyutlarda kendinden söz ettirmektedir. 165'i Devlet ödülü olmak üzere 300'ün üzerinde ödül aldık. Büyük başarılar elde ettik. Kurucusu olduğum dernekte halen genel başkanlık yaparken, yaşadığım sürece ülkeme hizmet etmeye ve gerekirse ülkeyi karış karış dolaşarak yardım dağıtımaya devam edeceğim. Hayatımdan kesitler vermemin nedeni, beni tanımanıza dair isteğim. İnsan yaşamında neler olduğunu ve her şeye rağmen hayatın devam ettiğini görüyoruz. Bütün zorluklara rağmen yaşamın üstesinden gelip ayakta kalmayı, başarılar elde etmeyi, çevremize umut olmayı becerebiliriz. Yeter ki sevgi ve aşk içimizden eksik olmasın. Bana acımanız için bu satırları yazmadım. Çünkü ben çok güçlüyüm. Belki tekerlekli sandalyede 42 yıldır hayatımı sürdürüyor olabilirim ama çoğu insana nasip olmayan bir aşkı ve hayatı yaşıyorum
İşte tam da bu nedenle, hoyrat olmak yerine teşvik edici olmalıyız, acımak yerine fiilen mücadelelerine ortak olmalıyız, bazı sözde derneklerin zengin çay ve yemek davetlerine katılmak yerine amaç uğruna terlemeyi ilke edinmiş BEDD gibi derneklerin faaliyetlerine destek vermeliyiz, tek kişilik billboard olup böyle derneklerin halk arasında adının duyulmasını sağlamalıyız.
Yine Kemal Demirel’in gönül sesiyle sonlandıralım bu yazımızı: Her bir yolun kendine özgü hikâyesini dinlemek ve yerinde görmek adamı adam gibi yapıyor be dost...     

Yerel Seçimler Öncesi Türk Siyasetinde Kadın ve Ka-Der'e Düşen Görevler


Siyaset, “erkek alanı” olarak algılanmakta ve kadının sadece oy vermek ile yetinmesi istenmektedir. Kadının siyasete ilgisizliği ve bu konudaki eğitimsizliği de bu erkek egemenliğini geliştirmektedir. İlkokul çocukları ile yapılan araştırmalarda cinsiyetler  arasında siyaset ile ilgili temel değerler  açısından (partizanlık, kutuplaşma, siyasal çözüm, siyasal ilgi) yalnızca küçük farklar bulunduğu saptanmıştır. Ama “toplumsal-siyasal çevre ile birey arasında yaşam boyu süren dolaylı ve doğrudan etkileşim sonucunda, bireyin siyasal sistemle ilgili görüş, davranış, tutum ve değerlerinin  gelişmesi”   (Ayşegül Yaraman, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yy., İstanbul, s.21) biçiminde tanımlanan siyasal toplumsallaşma süreci cinsiyetlerin siyasete bakış ve siyasete katılışlarında farklılaşmalara yol açmaktadır. Bu süreçle bağlantılı olarak ailenin yönetimi açısından Türkiye’de kız çocuğun siyasal kadrolarda yer almasına karşı çıkma oranı % 67.4 iken, erkek çocuğunki % 42.6’dır.
Bu olumsuz algıyı giderilebilmek adına; kadınların kamusal ve siyasal karar organlarına gelmesi yönünde “olumlu ayırımcılık” uygulamalarına sıcak bakılmalıdır. En azından koşullar eşitleninceye kadar bu tür kadından yana uygulamalar gerekli ve kaçınılmaz gözükmektedir. Ancak; kadının kamusal yaşamın her alanına daha çok katılımını özendirici uygulamaların aile ilişkileri, eğitim ve çalışma olanakları, siyasal yapı ve demokratik işleyiş gibi tüm toplumsal ilişkiler ile bütünleştirildiğinde işe yarayacağı bilinmektedir. Kadının siyasal karar verme süreçlerine daha çok katılımını gerçekleştirmek için once okul, basın-yayın araçları ve aile gibi birçok toplumsal kuruma yönelik, uzun süreli ve siyasal sistemin kendisine yönelik daha kısa süreli önlemler alınmalıdır. Daha sonra da doğrudan kadınlara yönelik, onların katılımını kolaylaştıran veya özendiren önlemler düşünülmelidir (Şirin Tekeli ve Meryem Koray, Devlet, Kadın, Siyaset, İstanbul 1991, s.93-94).
Siyasal karar mekanizmalarında yer alabilen kadınlar ise siyasal karar mekanizmalarının işlev ve işleyişinin yeniden tanımlandığı bir aşamada, erkelerin onlara atfettiği, partilerin onlardan beklediği rollere uygun olmaya çalışmakta, bazen ise siyaset kadınları maskülenleştirmektedir. Birinci durumda geleneksel kadın imgesi ile, ikinci durumda erkekle özdeşleşme sözkonusu olmaktadır. Türkiye’de seçilmiş kadın politikacılar, bir yandan parti ideolojilerine ve partilerinin erkek politikacılarının bakış açılarına uyum göstermek  diğer yandan ise kadın seçmenlerin sesi olmak ve onların sorunlarına çözüm üretmek beklentisi arasında kalmaktadırlar (Meryem Koray, Günümüzdeki Yaklaşımlar Işığında Kadın ve Siyaset, İstanbul 1991, s.71-73).
Kota uygulaması da kadın-erkek eşitliğini olgusal olarak sağlamak ve hızlandırmak için fırsat ve uygulamada eşitlik amaçlayan bir alternatiftir. İki farklı uygulaması vardır: Geçici Kota ve Esnek Kota. Geçici Kota, engel bir kez ortadan kaldırıldığında ve bu sayede kadınlar siyasette deneyim kazandıklarında, kotanın gereksizleşmesidir. Esnek Kota ise, gerektiği düşünüldüğünde uygulanır, gereklilik saptanır ve kadın adaylara yer verilmesi yerel parti sorumluluklarına bırakılmıştır (Yaraman, a.g.e., s.35-36). Kota sisteminin başarısı o ülkedeki kadın durumu ve mücadelesi ile yakından ilişkilidir. Kota uygulaması son yıllarda özellikle sol görüşlü ve eşitliği savunan partilerde görülmüştür. Çünkü; kota siyasal yaşamda temsil edilmeyan bir cinse, en azından belli bir oranda temsil edilme güvencesi getiren eşitlikçi ve demokrat bir anlayıştır.
Tüm olumlu çabalara rağmen yıllar yılı hüküm süren toplumsal, ekonomik ve siyasal engeller “Siyasette Kadın“ bağlamında karşımıza şu tabloyu çıkarmaktadır : Türkiye’de 1935 yılından itibaren parlementoya adım atan kadın oranı % 14’ü aşmamaktadır. 1935’de 18, 1939’da 15, 1943’de 16, 1946-1949’da 9, 1950-1951’de 3, 1954’de 4, 1957’de 8, 1961’de 3, 1965-1966-1968’de 8, 1969’da 5, 1973-1975’de 6, 1977-1979’da 4, 1983-1986’da 12, 1987-1991’de 6, 1991-1995’de 8, 1995’te 13,1999’da 24, 2002’de 24, 2007’de 50, 2011’de 79 kadın milletvekili meclise girebilmiştir.
İşte bu tablo karşısında; 1997 yılında “kadınların seçimle ve atamayla gelinen tüm karar mekanizmalarında eşit temsilini sağlamak” misyonuyla ve “Kadınların politikaya katılımını engelleyen ekonomik, sosyal, kültürel ve yasal engellerin ortadan kaldırılması; Kadınların karar mekanizmalarında eşit temsilini sağlamak için geçici özel önlem politikalarının yasalarda ve siyasi parti tüzüklerinde yer alması; Partili ve partisiz kadınların güçlendirilmesi, aday olmaya teşvik edilmesi ve görünür kılınması; Siyasi partilerde yer alan kadınlar arasında; onlarla kadın hareketi arasında, kadın sorunları ve politikaları konusunda iş ve güç birliğinin gelişmesi amacıyla, lobi, savunu, kampanya, örgütlenme ve eğitim çalışmaları yapmaktır” gibi amaçlarla kurulmuş olan Kadın Adayları Destekleme Derneği - KA.DER’e önünümüzdeki seçimler öncesinde büyük görevler düşmektedir. Tüm siyasi partilerle eşit mesafede olduğunu ifade eden KA.DER seçimlerden önce tüm siyasi partileri, özellikle kadın sorunlarına eğilen sivil toplum kuruluşlarını, medya patronlarını, kadın siyasetçileri, üniversiteleri ziyaret ederek siyasette kadın algısını toplumsal alanda güçlendirecek uygun bir zemin yaratmayı görev bilmelidir.
Özellikle, 2007 yılından bu yana KA.DER Kadıköy Şubesi’nin tüm etkinliklerini dışarıdan hoşnutlukla gözlemleyen biri olarak, önümüzdeki seçimlerde çekici bir slogan ve detaylı bir faaliyet programı ile “Siyasette Kadın”ın kaderini belirlemede KA.DER’in büyük sorumluluğu olacağına inanıyorum. “Haydi Kadınlar Mutfaktan Siyasete”